Her şey bir rüzgara bakıyor abi

Turgay Bakırtaş

1991 senesiydi. On bir yaşındaydım. Elime nereden geçtiğini hatırlamadığım kocaman bir ANAP bayrağını, bulunduğu apartmanın ikinci katındaki evimizin sokağa bakan penceresinden aşağı sarkıtmış, bir yandan koli bandıyla mermere yapıştırmaya çalışıyor, bir yandan da annem bunu görünce nasıl bir dayak yiyeceğim diye düşünüyordum. Annem de diğer anneler gibiydi, güzel döverdi. Bana çocuk yaşımda gecenin bir yarısı gizlice yasadışı afiş asıyormuş gibi heyecan veren bu eylemi yaptıran yegâne etken babamdı. Sürekli birileriyle siyaset tartışır, Özal’ın ne kadar büyük bir adam olduğundan bahsederdi. Bu durumda Özal benim için de çok büyük bir adamdı, babam yanılıyor olamazdı. Onu Süleyman’a karşı ne pahasına olursa olsun korumalı, bıkmadan usanmadan savunmalıydım.

Süleyman, benim en yakın arkadaşımdı. Aynı memlekette doğmuştuk, aynı sokakta oturuyorduk ve aynı perişan ilkokula gidiyorduk. Aynı bordo-mavi renklere gönül vermiştik. Birkaç sene sonra -bir süreliğine de olsa- aynı kızı sevecektik. Fakat aynı olmayan bir şey vardı: Süleyman’ın babası sıkı bir Demirel taraftarıydı. Süleyman da benim gibi “babasının oğlu”ydu, onun da babası yanılıyor olamazdı.

Seçim zamanı yaklaştıkça biz iki velet top oynamaktan arta kalan zamanımızda siyaset tartışırdık. “Özal ulan!” “Demirel ulan!” “Özal ulan!” “Demirel ulan!”. Daha sokağın yukarısındaki viraneye dönmüş “cinli” evde gizlice ilk sigaramızı içmeye üç sene vardı ama politika bizden sorulurdu.

Yaşımıza başımıza bakmadan, kimselerden utanmadan atıp tutuyorduk.

İşte o ortamın verdiği gazla asmıştım ANAP bayrağını pencerenin önüne; Süleyman’a karşı psikolojik üstünlüğü ele geçirmek için. Fakat o gece çok yağmur yağmış, koli bantları sudan çözülüp dağılmış, bayrak sokağa düşüp çamura bulanmıştı. Sabah olup da elimde çamurlu bayrakla annemin karşısına dikilince niyeyse hiç de korktuğum gibi dayak yemedim. Annem bayrağı alıp bir güzel yıkadı, ütüledi ve dolaba kaldırdı. O sene seçimleri Demirel kazandı, çünkü ANAP’ın başındaki ismin (Mesut Yılmaz) Özal’la uzaktan yakından ilgisi kalmamıştı. Bayrak çamura düşmüştü bir kere.

Seçim sonrası dönemde babamın yeni yıldızı Erbakan’dı. Özal vefat edip de Demirel cumhurbaşkanlığı makamını ele geçirince, Süleyman’ın babası da Erbakancı oldu. Ben de Erbakancılığa geçmiştim. Üst katımızdaki Hüseyin amca zaten Erbakancıydı. Aslına bakarsanız mahallenin yarısı Erbakancıydı! Yerel seçimlerle birlikte gümbür gümbür gelen Refah Partisi insanları etkisi altına almış, yıllardan beri süregelen siyasi alışkanlıklar değişmeye başlamıştı. Cümleten mutluyduk. Gözümüz de her daim aydındı, çünkü ak güvercin geliyordu. Sinirlendiği öğrencisini patates edene kadar dövmekten çekinmeyen Karslı matematik öğretmenimiz bile mutluydu, umutluydu; Zülfü Livaneli İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kesin kazanacaktı!

Aşağı yukarı o zamanlar anlamaya başlamıştım bazı şeyleri. Siyaset neydi, partiler nasıl batar, nasıl çıkardı, insanlar neye göre oy verirlerdi öğreniyordum. Hakan Albayrak’ın o meşhur dörtlüğündeki gibi, her şey bir rüzgâra bakıyordu. İnsanlar bölgelerinin milletvekili adaylarının adını bile bilmiyor, merak etmiyor, kurcalamıyordu. Hangi partinin ne kadar oy alacağını nereden estiği bilinmeyen rüzgârlar belirliyordu. Bir seçimde diplerde sürünen bir parti zerre kadar değişmemiş olmasına rağmen diğer seçimde hükümet ortağı olabiliyordu. Ve hiç kimse ama hiç kimse istifa etmiyor, “benden bu kadar” demiyordu. Ta ki mensubu olduğu siyasi parti bir tabeladan ibaret kalana kadar. Her siyasetçi ideolojik çizgisine bakmaksızın partiden partiye atlayabiliyor, “temsil ettiği kesimin yüksek menfaatlerini koruma” aşkıyla “vazifesini daha sağlıklı ifa edebileceği” yerlere kapak atmak için kulisten kulise koşturuyordu.

Derken gün bitti, devran döndü; oğullar baba, babalar dede oldu. Yine yeni bir rüzgâr esti ve dünün oğulları kendi oğullarının kahramanına dönüştü. Bayraklar, isimler değişti. Yeni oğullar da yine en yakın arkadaşlarını babalarından duyduklarıyla ikna etmeye çalıştı. “Erdoğan ulan!”

“Kılıçdaroğlu ulan!”. Velhasıl, siyaset dünyasının vitrininde boy gösterenler kim olursa olsun, biz hep bir rüzgârın babalarımızın önüne attığı isimler uğruna kavga ettik. Etmeye de devam ediyoruz. Hâlâ çoğu kimse bağlı bulunduğu seçim bölgesinin milletvekilleri kimdir bilmez. Hâlâ çoğu kimse penceresinin önüne astığı parti bayrağını ideallerin değil, üstünlük kavgasına girişenlerin kirlettiğini fark etmez. Bir rüzgâr eser, bir yağmur yağar, tüm koli bantlarımız kendini boşluğa bırakır. Sonra annelerimiz o bayrağı bir daha yıkar, ütüler ve dolaba kaldırır. Nihayete varınca da hiçbir şey olmamış gibi babalarımızın ağzının içine bakarız, “sıradaki liderimiz kim” diye soran gözlerle…

Benzer konular