Her şey akıp gider bir katı hüzün kalır

Turgay Bakırtaş

“Abi kız çocuğu berekettir. Göreceksin bak, benim ilk üç erkek olmuştu, dört numara kız geldi. O sıpalardan sonra çok bir şey değişmedi ama kızım olunca var ya, evin her yerinden bereket fışkırır oldu.”

İyi birine benzeyen ama geveze olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim taksici bunları anlatıyordu. Henüz bir günlük babaydım, ayaklarım yerden kesilmişti. Yine de tam olarak ne hissettiğimi anlayamıyordum.

Hastaneden eve dönüyorduk; taksici konuşuyor da konuşuyordu. Çok şükür rızka, berekete, rahmete inanmayan biri olmadım hiç. Yine de taksici bunları anlatırken içimden şöyle geçirmiştim: Yahu anladık, kız çocuğu bereket demektir de eve girince bir çuval para bulacak değilim ya!

Eve girince bir çuval para buldum.

Heyecanlanmayın hemen, elbette mübalağa ediyorum. Kimse gizlice eve girip ortalığa para saçmamıştı. Ama daha kızımın doğduğu gün düzenli telifi olan birkaç yazı işi geldi. Ardından, yalnızca bir kanun değişikliğiyle hallolabilecek bir müşkülümüz o kanunun hiç beklenmeyecek bir zamanda değişmesiyle halloldu. Onun da ardından Gerçek Hayat el değiştirdi ve ben tekrar (bu kez güçlü ve güvenilir bir kurumun çatısı altında) ilk göz ağrım olan dergide çalışmaya başladım. Sevdiklerimiz etrafımızda kümeleşti, küsler barıştı, ağaçlar şarkı söylemeye başladı, göğün mavisi canlılaştı!

Sıkıntılı günlerden daha da sıkıntılı günlere gideceğimi zannederken, hanemiz bir anda berekete boğulmuştu. Ama bu işin yalnızca bir yönüydü. Hayatımdaki asıl değişiklik, yıllar önceki askerliğin ya da evliliğin kazandırmadığı “sorumluluk” duygusunun gözlerim gibi, ellerim gibi vücudumun bir parçası haline gelmesiydi. Artık bir babaydım, bir “kız babası”ydım. Onun her gülüşünde bir daha, sonra bir kez daha, sonra bir kez daha Allah’a iman ettiren tarifsiz neşenin yanında bir de tedirginliğim vardı artık: Onu belalardan, kötülüklerden, kazalardan ne kadar koruyabilecektim?

Asla dile gelmeyen ama durduğu yerden sürekli kendini hatırlatan bu tedirginlik yüzünden bir süre gözlerim yaşarmadan gazete okuyamaz, haber izleyemez hale geldim. Nerede bir çocuğun başına kötü bir şey gelse, görünmez bir taş parçası boğazıma oturdu. Kurgu olduğunu bildiğim işlerde dahi “ağlamıyorum, gözüme toz kaçtı” demek zorunda kaldım.

Böyle anlarda ister istemez hayatı sorguladım. Öyle ya, bu duygu yalnızca bana has değildi; hemen her anne ve baba, anne ve baba olduktan sonra yaşama, insanlara, dünyaya daha merhametli, daha tedirgin bakar. Öyleyse sayısız anne ve babanın yaşadığı bir dünyada sayısız çocuk neden zulüm görüyordu?

Yüzlerce yıldır sorulan bu soru zihnimi çok meşgul etmedi; “Allah neyi nasıl takdir ediyorsa doğrusu odur” deyip, hüznüm ve tedirginliğimle kenara çekildim.

Ben çekildim çekilmesine ama o “görünmez taş” çekilmedi, kendini sürekli hatırlattı. Tıpkı geçen hafta, sevgili arkadaşım Ersin Çelik’in 7 yaşındaki kızı Ecrin’in vefat haberini aldığımda olduğu gibi.

İnsan bir kez anne/baba olunca, birazcık imanı ve merhameti de varsa, her çocuk kendi çocuğudur artık, her çocukla arasında kopmaz bir bağ vardır. İzmit’in yeşil ve sakin bir köşesinde emaneti sahibine uğurlarken gözümüzden akan yaş, göğsümüzden kopan hıçkırık, dilimizden dökülen dua ve gönlümüze çöken keder, işte bu bağın eseridir.

Biliyorum, yaşam böyledir. Biliyorum, ölüm yaşlı ya da çocuk demeden hepimizi her an her yerde bulabilir. Biliyorum, dünya tebessüm ettik diye cennete, ağladık diye cehenneme dönmez. Biliyorum, her Ecrin, her Yusuf, her Esma bir gün Rabbine döndürülecektir. Ölüm bir son değildir biliyorum. İnanıyorsak üstünüz biliyorum.

Ve yine biliyorum ki biz, yitirdiği evladının ardından gözyaşlarını tutmayarak şu sözleri söylemiş bir peygamberin ümmetiyiz: “Göz yaş döker, kalp teessür duyar. Biz, yüce Rabbimizin razı olacağı sözden başkasını söylemeyiz. Vallahi, ey İbrahim, senin ayrılığın bizi fazlasıyla mahzun etti.”

Ecrin’in ayrılığı da bizi fazlasıyla mahzun etti. Çünkü göz yaş döker, kalp teessür duyar. Biz, cennete uğurladığımız yavrularımızla kavuşacağımız günün hayalini kurarız.

Benzer konular