Hepimiz zan altındayız

Gerçekte yeri olmayıp zihinde tasarlanan, mevhum, farazi, tahminî şeylere sıfat olarak kullanılan kavrama sanal diyoruz. Zan ile aynı manayı ihtiva ettiğini düşünüyorum. Zannetmek kelimesi için Türk Dil Kurumu sözlüğü ‘sanmak’ kelimesine göndermede bulunur. Kur’an-ı Kerim’de ‘zan’ ibaresi geçen ayetlere baktığımızda da her iki kavramın birbiri ile örtüştüğünü görebiliriz;

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin. (Birbirinizin kusurunu araştırmayın.) Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. (Gıybet yapmasın.) Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.” (Hucurat Suresi-12)

Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz. Allah onların yapmakta olduklarını pek iyi bilendir.” (Yunus Suresi-36)

“Halbuki onların bu hususta hiç bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez. (Necm Suresi-28)

“Putperestler diyecekler ki: “Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Onlardan öncekiler de aynı şekilde (peygamberleri) yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar. De ki: Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi var mı? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.” (En’am Suresi-148)

Ayetlere baktığımızda dikkat çekici olan noktanın “zannın, zannetmenin, sanmanın, sanal olanın, haktan, hakikatten, ilimden ve doğrudan hiçbir şeyin yerini tutmayacağı” hususu olduğunu görürüz. Elbette bir istisna bırakıldığını görürüz zanna dair. Lakin zannın çoğundan kaçınılmasının bize öğütlendiğini hatırdan çıkarmamak icap eder. O istisnaî kısmın bizim geleneğimizde güzel bir ayrıma tabi tutulduğunu ve bunun için güzel bir kavramsallaştırmaya gidildiğini yeri gelmişken hatırlatmak isterim; hüsnü zan kavramı. Hüsnü zannın zıddı olarak geleneğimizde var olan suizan kelimesinin yine Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünü referans alarak anlamına bakacak olursak, karşılaştığımız şey bizi yine başa götürecektir; zan ve kuşku.

Eğer, doğruya, hakka, hakikate, ilme riayet etmeksizin, sözlük tanımında geçtiği gibi zihnimizde tasarladığımız, vehimlerimize dayalı, tahminî, farazi olarak oluşmuş kanaatler üreterek bir amel biçimi geliştiriyorsak bu bizim zannımızdan başka bir şey değildir.

Burada ‘zihinde tasarlanan’ tabirinin de hassaten altını çizmek isterim. Acaba bu tasarımı yapan zihin nelerden beslenerek faaliyet halindedir ve nasıl bir birikimin, nasıl bir arka planın, nasıl bir üst ve alt yapının, nasıl bir zeminin, nasıl bir dünyanın, nasıl bir anlayışın, nasıl bir inanışın, nasıl bir bilginin, nasıl bir etkileşimin, nasıl bir zorlamanın, nasıl bir baskının, nasıl bir yönlendirmenin etkisinde üretim yapmaktadır?

Bizler, doğrunun, hakkın, hakikatin, ilmin başka bir düzleme ait hassasiyet içeren kavramlar olduğunu biliriz. Şu veya bu şekilde, öyle ya da böyle ‘zan’ üretmez bu kavramlarla yola çıkmış bir zihin.

Günümüz dünyasında, post modern, modernist, modern ya da adına her ne derseniz deyin modern öncesi algı biçimlerinin yön verdiği bir dünyada yaşıyoruz. Artık zan ve zannın ürettiği ne kadar olumsuz kavram varsa içinde bulunduğumuz zaman dilimini tariflemek için pekâlâ rahatlıkla kullanabileceğimiz kavramlardır. Zaten, bugünün dünyasını anlatmak için başka da bir şeye ihtiyaç duymayız.

Hakikat, doğru, hak ve ilim ise bütün bu çöplüğün dışında kalarak keşfedilmeyi beklemektedir.

Hepimiz birbirimizi, vakıayı, yaşamı, dünyayı zan ile anlamaya çalışıyor, zan ile yargılıyoruz. Zan temelinde yükselttiğimiz düşünce sistemleri ile hayatımızı idame ettiriyoruz.

Sanal sıfatının tarifinden yola çıkarak konuyu buraya getirmiş olduk. İnternetin insan kullanımına açılmasına müteakiben yapılan ilk kavramsallaştırmalardan biri de hatırlayacak olursanız eğer ‘sanal alem’ kavramıdır. Bakmayın siz, bugün sosyal medya adının kullanılır olduğuna. Çok yerinde bir kavramsallaştırma olan ‘sanal alem’i bugün için de ısrarla kullanabiliriz. Yalan, gıybet, dedikodu, iftira, itibar suikasti, zihin yönlendirme, kamplaştırma, ayırma, bölme, parçalama, kötü olana, günaha sevk etme, günahı cazip hale getirme temelinde seyrediyor her şey. Amerika’da Türkiye hakkında görülmekte olan bir davadan tutun, birlikte yaşadığımız bir grubun yine birlikte yaşadığımız bir diğer gruba yönelik yürüttüğü algı çalışmalarına, dünyanın sahibi olduğu kanaatinde olanların, insanlar, şu yalan dünyanın içinde tesis ettikleri kuyruklu yalan dünyalarına hizmet etsinler diye yaptıkları kurgusal faaliyet alanlarına kadar her şey buranın üzerinden dönüyor. İşin burasında da çekirdek mesele olarak sanallığı yani zannı rahatlıkla görebiliriz.

Sanılmasın ki, sadece ‘sanal alem’den bahsediyorum. Ben kendimize alem olarak seçtiğimiz yerin sanal olduğundan söz ediyorum. Ne diyordu ayet-i kerime; “Zan hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.”

Hepimiz zan altındayız, oysa bize başka bir dünya lazım.


Yazarın diğer yazılarını görüntüle:

Benzer konular