Heidegger benimle ol

Turgay Bakırtaş

– Abi, şimdi diyelim çöle düştük biz tamam mı, namaz vakti de geçiyor ama abdestimiz yok, ne yapacağız?
– Teyemmüm alacaksın tabi ki ne yapacaksın.
– Ya onu biz de biliyoruz kardeşim ama diyelim ki hiç temiz kum yok.
– Koca çölde?
– Ya misal olarak konuşuyorum, hiç temiz kum yok, nasıl abdest alacağız.
– Valla ne bileyim abicim, nasıl yapsak acaba.
– Martin Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına bakalım mı?
– Tabi ya! Nasıl aklıma gelmedi bu, kesin teyemmümün şartlarından da bahsetmiştir. Hem o arada dinden filan çıkarız biraz, değişiklik olur.

Üstteki diyalog benim için hayali olsa da kimi din üstatları için tamamen gerçek. Mizah olsun diye biraz abarttım elbette (birazdan yine abartacağım) ama yaklaşım aşağı yukarı bu. Gençlerin Kur’an dışında, ilmihal dışında, hadis, kelam, tefsir dışında kitaplar okumasının gereksizliğine, daha da ötesi, bu yüzden dinden uzaklaşıp “anarşist” ya da “ateist” olacağına inananlar var.

Felsefeyi, sosyolojiyi, tarihi, edebiyatı ya bir “gereksizlikler bütünü” ya da “ancak dört başı mamur muhteşem bir din eğitimi aldıktan sonra hobi olarak ilgilenilecek ilimcikler” olarak görüyorlar.
Kitap okumaya başladığım yıllarda o kadar sık başıma geliyordu ki bu uyarılar, kulak asmamayı, içten içe gülümsemeyi, hatta inceden dalga geçmeyi âdet edinmiştim. Ne o elindeki? John Steinbeck. Cık cık cık, aç da iki tane hadis oku, bir faydası olsun. Okumadığım ne malum? Evladım sen gençsin, bunlar zihnini zehirler. Yahu Amerikalı bir ailenin büyük buhran döneminde çektiği ağır yoksulluğu okumakla zihin mi zehirlenir? Evladım aç Mesnevi oku. Sen okudun mu, Mesnevi’deki hikâyelerin hakikati senin gibi meşe odunları anlasın diye o formda anlatıldığını, Mevlana’nın bir fabl yazarı olmadığını biliyor musun? Aha bak gâvurları okuya okuya dilin uzamış. Dilimi uzatan gâvur değil, sizsiniz. Höst! Tamam tamam kızmayın, gelin bir hikâye anlatayım, ormanlar kralı aslan bir gün tavşana rastlamış, ona demiş ki…

Bir ara merak etmiştim, bu “âlim”, “hocaefendi” sıfatı için belediyeye filan mı başvuruluyor da ilminin kaynağı belirsiz, mürşidi belirsiz, yolu belirsiz birileri orada burada program düzenleyip “Platon okumayın! İngilizce öğrenmeyin! Kızlar üniversiteye gitmesin!” diye celalli celalli atıp tutuyordu? Gerçi bu tuhaflık ilim sahibi olanlarda da görülüyor, kime nasıl kızacağız belli değil. Açın Youtube’u izleyin, bu kulaklar bunları gerçekten duydu: “Neyine lazım senin İngilizce, melekler gelince havaryu nevaryu mu diyeceksin”, “Uzaya robot yollamışlar, bir sürü para harcamışlar, manyak manyak işler”.

Sorduğunuz zaman dertleri tek, “İslam dünyasının kurtuluşa ermesi”. İslam dünyası kim, kimden kurtuluyor soramıyorsunuz. Hep aynı klişeler, hep aynı ezberler. En büyük sorunumuz parçalanmışlık cemaati müslimin, ümmet birlik olmalı! Olalım hocam, çok haklısınız, olalım, İran bizim kardeşimiz değil mi mesela? Nee! Şiiler asla bizim kardeşimiz olamaz! Özür dilerim hocam, Suudi Arabistan olsun o zaman. Amerikan uşaklarıyla mı işbirliği yapacağız! Hocam pardon, eee, Bangladeş diyorum öyleyse. Onlar İslamcıları asıyor be, cahil misin nesin! Çok afedersiniz hocam yerden göğe kadar haklısınız, Mısır olsun o zaman. Ne Mısır’ı yahu darbecilerle mi iş tutacağız! Cahilliğime verin efendim, Birleşik Arap Emirlikleri diyorum o vakit, son kararım. Onlar Rusya’nın bir dediğini iki etmiyor, hiç mi haberlere bakmıyorsun şaşkın! Peki saygıdeğer hocam Müslümanlar nasıl çıkacak bu krizden? Birlik olacaklar evladım, birlik olursak dirlik oluruz, diriliriz, bizi kimse yenemez. Çok güzel konuştunuz hocam, bu gerçekten aklıma gelmemişti, harikasınız.

Periyodik olarak tekrarlanan bu tiyatrodan ölesiye sıkılıyorum. Karısını çocuğunu insafsızca döven/öldüren haysiyetsizlere, kifayetsizliği nedeniyle insanların ölümüne ya da sakat kalmasına sebep olan, işçinin hakkını yemekten yüzünde nur kalmamış patronlara, insanları İslam’dan soğutmaya yemin etmiş beton suratlı vaizlere anlatılmayan “gerçek İslam” niyeyse hep bize anlatılıyor. Bize, yani her kafası çalışan Müslüman gibi neyin helal neyin haram olduğunu zaten bilen ve bu konuda gerekli hassasiyeti göstermeye çalışanlara. Bize, elinin altında her daim bir meal, bir hadis derlemesi bulunduranlara, kafasına göre hüküm vermemeye çalışanlara. Bize, insanların pantolon kumaşına, ayakkabı rengine, kaşına gözüne car car yorum yapmayıp kendini adam etmeye uğraşanlara; insanları bağıra çağıra eleştirmek yerine onları ancak kendi taşıyacağı ahlakın ışığıyla etkileyebileceğine inananlara. Bize, yani Peygamber Efendimizin Ebû Mûsa el-Eşarî’yi uğurlarken söylediklerini kulağına küpe edenlere: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız! Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz! Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilâfa düşmeyin!”

Çünkü biz, pardon, durun bunu da onların üslubuyla anlatayım; çünkü biiiiiz, bizleeer, Cicero’nun torunları, Cioran’ın öğrencileri olan bizleeer, namazda gözü, ezanda kulağı olmayan bizleeer, filozofiyanın zehirliii, karanlıığk, dipsiiiz kuyularına düştük. Bu Allahsız kitapsız adamların kitaplarını okuya okuya atamızı, töremizi, dinimizi imanımızı unuttuk! Bizler koşar adım cehenneme gidiyoruz! Biz ki bugün Sartre okuyan, Kant okuyan, Kazancakis okuyan adamlarız, yarın kim bilir neler yapmayız, soruyorum cemaati Müslimin, NELER YAPMAYIIIZ!

Benzer konular