Halkı aşağılamanın kısa tarihi: Maganda, örümcek, çomar

Turgay Bakırtaş

Toptan hüküm vermeye bayılıyoruz. Ömrüm, ırktan memlekete, taraftarlıktan ideolojiye kadar hemen her tür genelleyici yargıları dinlemekle geçti. Konyalılar şöyle olur, Antepliler böyle. Galatasaraylılar hep şunu yapar, Fenerbahçeliler asla bunu yapmaz. Kürtler x’tir, Çerkesler y’dir, Lazlar z’dir. Aleviler falandır, Şiiler filandır.

Kimi zaman kişinin sosyal kimliğini kısmen özetleyen, kimi zaman da beş parmağın beşini bir gibi gösteren bu genellemelerin birbiriyle çakışma-çelişme gibi bir özelliği var. Mesela Malatyalı Alevi bir Fenerbahçe taraftarıyla Yozgatlı ülkücü bir Fenerbahçe taraftarı aynı kümede buluşabiliyor. Buna karşın İzmirli klasik müzik dinleyen bir AK Parti seçmeniyle yine İzmirli klasik müzik dinleyen bir CHP seçmeni bambaşka dünyaların insanı olabiliyor.

Bu tür yargıları, hayatımız boyunca edindiğimiz günlük hayat deneyimlerimiz şekillendiriyor olsa gerek. Zihnimiz, nasıl bir mantıkla yürüdüğünü anlamadığım biçimde insanları ve taşıdıkları sosyal, siyasal, ideolojik, sınıfsal kimlikleri belirli klasörlerde toplayıp onları “fişliyor”. Bu fişlemeye kimi zaman “deneyim”, kimi zamansa “önyargı” diyoruz ki bu farklılık edindiğimiz yeni yargıların eskilerle çatışmasından doğuyor. Örneğin, cimriliğiyle andığımız bir memleketin insanından cimrilik görürsek deneyimimizden hoşnut oluyor, cömertlik görürsek önyargımızdan dolayı kendimizle hesaplaşıyoruz.

Şöyle ya da böyle, sosyal meselelerde öyle aman aman stabil, tabulaşmış, değişmez yargılarımız olduğunu sanmıyorum. Birkaç bidat, tarihsel dayanağı olan birkaç olumsuz bakış en fazla. Diğerleri zaman içinde ya değişiyor, ya tümden kayboluyor. “Güvenilmez” yahut “kahraman” memleket listesi ülkenin atmosferine göre değişebiliyor. Kaypaklığıyla ya da hainliğiyle andığımız ideolojilerin neferlerinden “beklenmedik” bir delikanlılık görüp utanabiliyoruz.

Ancak tüm bu değişkenliğe, harekete, dinamizme karşın inadından vazgeçmeyen bir kesim var: Elitistler. (Aslında elit ve elitizm, işaret ettiğim kesime ve takındığı tutuma tam olarak uymuyor, yeni bir kavramsallaştırmaya ihtiyaç var. “Beyaz Türk” daha burjuvazi soslu ve ideolojiden uzak görünen bir sıfat. “Kemalist” ise çok geniş bir kesimi kapsadığı gibi tamamen ideolojiyle bağlantılı. Elimiz mahkûm bir Batı kavramı olan elitizmle idare edeceğiz.)

Bizdeki elitistlerin ayırt edici özelliklerinden bahsetmek güç. Ancak başına “yarı” getirdiğiniz birçok sıfat, onları tarif ederken işimizi kolaylaştırıyor: Yarı aydın, yarı şehirli, yarı özgürlükçü, yarı batılı, yarı aristokrat, yarı sanatçı gibi. İdeolojik bir birlikten de söz edemeyiz, solculuktan liberalliğe uzanan geniş bir yelpaze mevzubahis. Şaşmayan ortak davranışlarıysa tek; halkı aşağılamak, hakir görmek, küçümsemek.

Halkı aşağılamak kadar, onu haddinden fazla yüceltmek de sorunlu bir tavır. Tıpkı insan gibi toplum da hatalarıyla, doğrularıyla, günah ve sevaplarıyla var. Ancak halkı ölçüsüzce yüceltmek, onu aşağılamak kadar ağır bir davranış sayılmaz. Çünkü bu tür “aşırı halkçı” tavırlar genellikle halkın tarihe geçecek bir duruş göstermesiyle açığa çıkar. Elitist tavır ise burun kıvırılan halkın iktidar üzerindeki gücünden, etkisinden, payından doğar. (İsmet Özel, bir söyleşisinde “Müslüman derken neyi kast ediyorsunuz” diye soran gazeteciyi “Neyi kast ettiğimi gayet iyi biliyorsunuz hanımefendi, dini bir kimlikten değil, politik bir duruştan bahsediyorum” diye cevaplamıştı. Benim de halk derken neden bahsettiğim ortada ama yine de “Dindar-muhafazakâr, vatansever, alt-orta gelir düzeyinde Anadolu insanı” diyerek genel bir çerçeve çizelim.)

Halkın elitistler tarafından bu kadar sevilmemesinin sebebi, onun sürekli “harcı olmayan” işlere bulaşmasında gizli. Liderler yetiştiriyor, onları iktidara taşıyarak memleketi gayrimilli ellerden uzak tutmaya çalışıyorlar. Her denemelerinde de daha iyi sonuç alıyorlar. Menderes, Özal, Erbakan, Erdoğan… Kurulan iktidarın gücü ve ömrü nispetinde, o iktidarın tabanını oluşturanlara duyulan nefret artıyor. Ve bu nefret hep gündelik meseleler üzerinden açığa çıkıyor. Giyim-kuşam, konuşma, yemek kültürü, müzik-sinema zevki, teknoloji kullanımı gibi konularda halk her defasında “göbeğini kaşıyan, kıllı, yerlere tüküren, makarna için oy satan, zaten makarnadan başka yemek de bilmeyen, balık yemediği için zekâsı geri kalmış, kitap okumayan, sinemadan anlamayan, cahil, cahil ve cahil” bir tipolojiye hapsediliyor. Bu aşağılamanın -doğal olarak- pratik bir getirisi olmayınca, hatta aksine halk mevcut iktidara daha sıkı sarılır hale gelince, meşhur “neden oyumuz bir sayılıyor” sızlanmaları tekrar tekrar su yüzüne çıkıyor.

Biz bu tavra, popüler kültürün görünürlüğünün giderek yükselmeye başladığı seksenlerden beri aşinayız. Anadolu’dan gelip şehrin imkânlarından faydalanan, dolayısıyla şehrin “yerlileriyle” eşit şartlara sahip olan, para kazanmaya, üretmeye başlayan insanlar “kıro, zonta, maganda” oldular. Çünkü Özal’ı iktidara taşıyarak bu gelişlerinin geçici olmadığını ispatlamışlardı. Doksanlarda, o “kıro” ve “maganda”ların çocukları üniversitelerde tıp, hukuk, mimarlık, mühendislik okumaya başlayınca, bu defa “örümcek kafalı, gerici, takiyeci” etiketi yediler. Çünkü Erbakan’ı iktidar ortağı yapmışlar; genç doktorlar, mühendisler, mimarlar olarak Türkiye’nin geleceğinin inşasına talip olmuşlardı. Son on beş yılda ise o avukatlar, mühendisler, akademisyenler ve diğerleri alanlarında ilerleyip söz sahibi oldular, Türkiye Cumhuriyeti’nin en güçlü iktidarını oluşturacak siyasi hareketin temellerini attılar. Bu yeni döneme yeni bir hakaret lazımdı, böylece “çomar” doğdu. Hiçbir bilgisi, görgüsü, zevki olmadığına inanılan, bu “meziyetsizlikle” bir de kendileri gibi olanları iktidara taşıyan herkes birer “çomar”dı artık.

İğneyi kendimize batırmadan olmaz: Bir elitist gibi düşünmemesine, asla onların ağzından konuşmamasına rağmen bizim de aramızdan halka burun kıvıranlar, onun meziyetlerini eleştirenler, çevresine memnuniyetsizlikle bakanlar çıktı. Şükür ki bu “elitistleşme temayülü” 15 Temmuz gecesi bir daha geri gelmemek üzere tarihe gömüldü. Artık kim olduğumuzdan eminiz. “Çomar” diye kendini paralayanlara sinirlenmiyoruz artık, gülüp geçiyoruz.

Benzer konular