Halep bir dönüm noktası

Cihan Aktaş

Anlı şanlı, bereket yayan bir şehir gözlerimizin önünde parçalandı ve dağıldı. Ümitlerimiz, hayal kırıklıklarımız, acımız, bazen tarifte zorlanılacak kadar yakın ve derindi. Halep medeniyetimizin esenlik sembolüydü, savaşlar oraya uğramazdı. Gitmesek de bir gün gidebileceğimizi düşünürdük. Sohbetler bir yerden sonra oraya uzanırdı.

Halep’in bunca büyük bir nefretle tahribi, maruz kaldığı katliamlar ve çok yönlü yıkım, Mostar’ın ardından dünyamızın geleceğini yeniden belirleyecek bir dönüm noktasını gösteriyor. Tarihin en zorlu hesaplaşmalarının arenasına çevrildi şiirlere ilham veren güzelliklerin şehri. Bir gün içinde gerçekleşmedi hiçbir şey. Kuşkusuz içten, iyi niyetli ve gönüllüydük. Fakat, Rusya-İran-Çin ve Batı’nın bölgeyle ilgili farklı planlarına karşı hem iç hem de dış sorunlar nedeniyle karıştı adımlarımız. 15 Temmuz darbe girişimi bu sorunların sonuncu halkası oldu.

Bugün takriben 2.4 milyon Suriyeli çocuk mülteci hayatı yaşıyor. Filistin işgalinin sebep olduğu iltica akınlarıyla kıyaslanabilir dramlara şahit oluyoruz. Avrupa’da kaybolan 10 bini aşkın Suriyeli çocuktan söz ediliyor. Bir savaşın bundan daha acı bir sonucu olabilir mi? Kaybolan çocuklar, perişan yaşlılar ve kadınlar açısından baktığımızda, mazlumların âhı Esed-Baas oligarşisinin ve işbirlikçilerinin yakasını bırakmayacaktır.

On yıl kadar önce yanı başından geçerek Şam’a gitmiştik, bir otobüs dolusu insan. “Dünya Susma” diye bir slogan uydurmuştum. Lübnan İsrail tarafından bombalanıyordu. Çok daha acı günler görecekmişiz. Büyük resimleri doğru okuyamadık. Okuduklarımız üzerine yeniden düşünmeye izin vermeyen algı operasyonlarına boğuldu bilinçlerimiz. Muhakkak ki Suriye üzerinden kolayca toparlanamayacak bir parçalanmaya maruz kaldık. “Arap Baharı” başlangıçtaki sivil mücadelelerden silahlı çatışmalara kaydı. Mezhep ayrılıkları söylemlere hâkim oldu. Burada zafer kazanan yok, kayıplar silsilesi var. Kalıcı bir kin nefretin sebepleri yayıldı dünyaya, çatışmalar düşmanlıkları körükledi.

İran, devrimin ardından Dünya Müslümanları arasında oluşturduğu iyi duyguları ve desteği tüketti Suriye’de. Genişleme çabası içindeyken kendi kendini katı bir yalnızlığa mahkûm etti. Devriminin şiarları, ulus devlet yapısının ve Şiilik vurgusunun iddialarında solgunlaştı. Kaldı ki en başta “özgürlük” şiarının iptaliyle başlamıştı bozulma. Irak savaşının uzatılması, bir bakıma sonraki dönemlere uzayacak sorunların kaynağıdır. İran yaşadığı tecrübelere rağmen savaş ve şiddet karşısında İslami dünya görüşünün ilkelerini temsil edecek bir dil ve usul ortaya koyamadı.

Direniş hattı konusunda Baas rejimiyle ittifakı tek seçenek olarak tanımladı İran rejimi. Farklı bir yol arama sorumluluğunu duymadı ne yazık ki. Bu ısrarı netice itibarıyla Suriye halkına pahalıya mal oldu.

Bu tüketici savaşın tek kazananı, katliama maruz kalan bir halk için açılan kardeşlik kanallarına emek veren insanlar. Siyasetin dalgalanmalarına karşılık yardım organizasyonları büyük bir sorumluluk örneği sergilediler. Mültecilerin yaşadığı semtlere ve çadırkentlere yaptığım ziyaretlerde, yardımsever insanların, AFAD’ın ve çeşitli yardım kuruluşlarının nasıl candan bir seferberlik içinde çaba gösterdiğine tanık oldum. Türkiye dar imkânlarına rağmen 3 milyonu aşan mülteci nüfusunu ağırlamaya devam ediyor. Bu süreçte Avrupa mülteci binlerce çocuğu kaybederken, birkaç yüz yetişkinin ağırlanmasını da gösteriye dönüştürdü.

Bir bakıma dünya sisteminin işleyiş biçimine ilişkin bir zulüm alfabesi gibi Suriye savaşının safhaları. Uluslararası kurumların pasifliği Bosna’dan sonra öngörülmez olmamalıydı. Hayrettin Karaman Hoca’nın “Ah Halep Vah Halep! Vay Ümmetin haline!” başlıklı yazısı önemli tespitler içeriyor: Niye bir barış gücü yok Müslümanların?

Bir çadırkentte, tecavüze uğrayabilir korkusuyla babası tarafından öldürülmek istenen Halepli bir genç kız tanımıştım. Bu tür bir sahnenin ardından bildiğimiz her cümle, her kanaat yeni bir mahiyet kazanıyor. Bir şehrin, bir toplumun yaşayabileceği en ağır tecrübeler şöyle bir soru getiriyor önümüze: Halep yıkılırken, kana boğulurken bizleri de kendi gerçekliğimizde yeni bir uyanışa sevk etti mi acaba? Yeni Halepler olmasın diye ne yapmamız gerekir…

Terörizm, küfür karanlığı

Uluslararası sistemin derdi diktatörler değil, şu veya bu örgüt de değil, kendi çıkarlarının korunması. Çocuklar ölebilir, yaşlılar evsiz barksız yollara düşebilir, gencecik insanlar en ağır işkencelerle öldürülebilir. Her şey gözlerimizin önünde oluyor bir taraftan, diğer taraftan ise gözlerimize gösterilmeyen planları adım adım uygulamaya götüren süreçler işliyor.

Terörizmin bizi düşmanlıkları derinleştirme üzerinden bir çatışmaya çekerken umutsuzluğa düşürmeye çalıştığı açık. Gencecik polislerin ailelerini, çocuklarını düşünürken umutsuzluğa düşmek çok kolay olurdu. Terörizm ile küfür (karanlık) arasında doğrudan bir bağ olduğu aşikar. Daha fazla mecburuz asgari müştereklerde bir araya gelmeye. Kuşkusuz sözünü ettiğim antiemperyalist, kişilikli bir düzen ve toplum arayışı içindeki vatansever kesimler.

Karşımızda mert, iddiasına güvenen, zaten yüce bir davaya bağlı olduğu asla söylenemeyecek bir tehdit var. Ne masum tanıyor ne yoksul. Bu öngörülemez kötülüğün istediği, sadece savunma amaçlarına kafa yorarak bitap düşen, gündemini yitirmiş toplumlar. Böylece bambaşka planlar rahatlıkla amacına ulaşabilir.

Öyleyse, elbette kendi gündemimizden vazgeçmememiz gerekiyor. Dahası, berrak faaliyetlerimizle terör karanlığının sızamayacağı yapılar ve söylemler oluşturmalıyız. Terörün oluşturmaya çalıştığı yılgın ve karanlık, korkulu iklime terk edemeyiz gündemimizi.

Benzer konular