Gülemiyorum ağzım yara

Turgay Bakırtaş

yigitozgur

Mevzuya bodoslama gireceğim: Muhafazakâr mizah diye bir şey yoktur. Bu gerçeği çürütmek adına yapılan tüm işler, onu daha da güçlendirmekten başka işe yaramadı. Son 4-5 yılda girişilen onca dergi, kitap, web sitesi projesinden tek bir karikatür, tek bir çizer, tek bir yazı yok aklımızda. Asansöre binerken yahut fırından ekmek alırken hatırlayıp da milletin içinde sırıtacağımız bir tane karikatür çizilmedi.

Bu mesele bir dönem zihnimi çok meşgul etti; piyasadaki bilinen İslamcı/muhafazakâr dergilerin hepsini tek tek inceledim, Youtube kanallarında videolar izledim, Twitter hesaplarında dolaştım. Hani o kadar mizah çalışması arasında insan birkaç kahkaha atar, ne bileyim, ağzındaki çayı filan püskürtür değil mi? Ne gezer. Bir-iki yerde hafifçe tebessüm etmek dışında tepki veremedim. Tek vaadi güldürmek olan bir işin hedefini bu kadar ıskalamasına da şaşırdım.

Evvela bir hakkı teslim edeyim: Gerçekten çok iyi, taklit kokmayan, yetenekli çizerler var. Esprisine gülmesen bile tarzına, estetik kaygısına tav olabiliyorsun. Keza prodüksiyon anlamında da taş gibi bir nesil yetişmiş; ışığı, sesi, kamerayı, efekti nasıl kullanacağını bilen, kompozisyon kurabilen gençler harika işler çıkarabiliyor. Peki ya mizah? İşte ondan haber yok.

Muhafazakâr kesimin mizah üretemiyor oluşunun birinci sebebi “muhafazakâr olmak” elbette. Fırlamalıkla terbiyesizliği aynı kefeye koyan, “yırtık” olmayı törpülenmesi gereken bir kusur sayan devasa bir sosyal yapıdan bahsediyoruz. Bu yapının içinde yetişmiş ve hınzırlığı, yaramazlığı, asiliği, şakacılığı bastırılmış, “günah, ayıp, cıs” kavramları olur olmaz yerde karşısına çıkarılmış çocuklar bu “çerçevelemeye” ne kadar direnirse dirensin, melekelerinin bir kısmına veda etmek zorunda kalıyor. Kendimden biliyorum, ilk gençliğimde hep bir enstrümanım olsun istedim, elektro gitar ya da klarnet çalayım, bateri kursuna gideyim diye çok hayal kurdum. Gelin görün ki eve bunlardan birini sokmam, üzerimde iki kilo eroinle polise yakalanmamdan daha büyük olay olurdu. “Yahu çocuk etmiş bir cahillik eroin satmış, tamam, abartmayın, zamanla o da hatasını anlayıp düzeltir kendini” ama “O şey bu eve girerse senin bacaklarından tavana asarım anladın mı!”

Cesaret etme arzusu böyle böyle kırılan çocuklar bir yerden sonra yaratıcılık gerektiren işlerden uzaklaşıp hukuk okumaya, mühendisliğe, ticarete, memuriyete yöneldi haliyle. Neşelerini, keyiflerini kaybetmediler ama başkalarını neşelendirecek, keyiflendirecek işlerin altına da imza atamadılar. O sahanın tek hâkimi sol oldu. Bu sosyolojik duruma rağmen, özellikle son 4-5 yılda muhafazakâr kesimden ciddi ataklar geldi. “Anti-fırlamalık” mafyasından bir şekilde kurtulmayı başaranların dergilerini, web sitelerini okumaya, videolarını izlemeye başladık. Fakat bu defa da başka sorunlar göze çarptı.

Bu sorunların en belirgini, “mizaha konu edilecekler” listesinin içler acısı biçimde kısır oluşu. Öyle ki bazı dergilerde “cami mizahı” diyebileceğimiz türün dışında tek kare karikatür göremediğimiz bile oluyor. Neredeyse tüm espriler dinle, namazla, oruçla, başörtüsüyle, sakalla, cennetle, cehennemle ve bunların etrafında gelişen olumlu-olumsuz sosyal durumlarla ilgili. Ve işin ironik tarafı, bu malzemeden üretilebilecek en iyi espriler, en güzel karikatürler “dışarıdan” bir isim olan Yiğit Özgür tarafından yazılıp çizildi. Mesela bugün popüler anlamda “fetva” dendiğinde aklımıza Nihat Hatipoğlu’ndan önce Yiğit Özgür’ün “lıkır lıkır iç ulan” diye çıldıran imam tiplemesi geliyor.

İşin “mizahı amaç değil araç olarak kullanma” kısmı ayrı bir şenlik. Sözler Köşkü, Çay House gibi oluşumlar “Yav ateist amca bak bu pense bak bu da Allah yav, yer çekmiyor gök itiyor hahaha” türünden esprilerle, Cem Yılmaz’ın kötü kopyalarının kötü kopyaları şeklinde arz-ı endam eyliyorlar. (Hazır adını anmışken, cennet-cehennem mizahının en komik örneklerinin de “dışarıdan”, Cem Yılmaz’dan geldiğini hatırlatalım.)

“Şafiilerin en sevdiği şarkı hangisi? Değmesin ellerimiz!” noktasında tıkanıp kalmış dini mizah çabalarından başka, bir de “siyasi mizah” akımı var. Vaziyet burada iyice acınası bir hale bürünüyor. Güncel siyaset meselelerini karikatürün malzemesi yapmak eski bir gelenek olsa da bunu “ergence laf sokma” kalıbına sıkıştıran Leman çizgisi esas alınıyor. Haliyle ya edep sınırları zorlanıyor, ya mizahtan vazgeçiliyor. Sırf parçası olunan camianın gazını alma ya da küçük ve katı bir grubun gözüne girme adına mizah desen değil, eleştiri desen değil, sanat desen değil saçmalıklara prim veriliyor.

İslamcı-muhafazakâr mizah ehlinin kendine yeni bir yol belirlemesinin vakti çoktan geldi. Ölmüş çocuklar üzerinden nefret söylemi üretecek ideolojik karalamalara, kelam ilmine atıf yapıp duran çakma ilkokul hayat bilgisi ünitelerine mi devam edilecek, eski ve dar kalıpların dışına çıkarak okuruna kahkaha attıran zekâ pırıltıları mı kovalanacak?

Umarım bu eleştirilerime “Millet aç aç!” diye karşılık vermezler. Onu da Yiğit Özgür çizdi zira.

Benzer konular