Fâtıma ağlıyorduuu

Turgay Bakırtaş

dervish6

90’larda Türkiye Gazetesi okuyanlar Sevgili Peygamberim serisini iyi hatırlar. Dindarların “bizim sesimiz” diyerek bağırlarına bastığı gazetenin hediye ettiği onlarca dini kitap, ansiklopedi, dergi ve kaset serisinden biriydi. Yetişkinlerden ziyade çocuklara yönelik hazırlanan kitaplar rengârenkti, her sayfası resimlerle süslüydü. Kasetlerse radyo tiyatrosu formunda hazırlanmıştı ve akıcı kurguları sayesinde tek seferde dinleniyordu.

Gazetenin o zamanki sahibi Enver Ören’e kanım ısınmamıştı pek. İhlas mağazalarında sattıkları su arıtma cihazları suyu arıtmıyor, şofben ve sobalar insanlara ocak söndüren elektrik faturaları olarak geri dönüyordu. Üstüne üstlük İhlas Pazarlama insanları taciz edercesinde sıkıştırıyor, tansiyon düzenleyici bilezikten, kaplıcalarda devremülke kadar kimsenin asla işine yaramayacak ürünler satmaya çalışıyordu. Yine de Sezar’ın hakkını Sezar’a verelim, bunu bir çeşit biat kültürünü dayatarak değil, kapitalizmin en bilindik yöntemlerinden “pazarlama” aracılığıyla yapıyorlardı. Dini yayınlar işin sadece süsüydü, yürütücüsü değil; işi ve aşkı birbirine karıştırmıyorlardı.

Hz. Muhammed (sav)’in hayatı hakkında ilk malumatlarımı işte bu yıllarda, Sevgili Peygamberim aracılığıyla edinmiştim. Hz. Peygamber de hepimiz gibi bir insandı evvela. Evleniyor, çocuk sahibi oluyor, ticaretle uğraşıyor, savaşıyor, diplomasi yapıyor, anlaşmazlıkları çözüyor, güreşiyor, ağlıyor ve gülüyordu. İnsanlar kendisine akla gelebilecek her konuda danışabiliyor, soru sorabiliyor ve itiraz edebiliyordu. O da bunlara daima sabırla cevap veriyor, insanların sorunlarını bazen tecrübesiyle, bazen istişareyle, bazen de vahiy aracılığıyla çözüyordu. Hiç kimseye “Sen bunu anlamazsın, senin kapasiten bunu algılamaya yetmez, bak bilmediğin şeyler var, bunun hikmetini görmen için kırk fırın ekmek yemen lazım, dediğimi yap gerisini karıştırma” demiyordu. İnsanların hayatını kolaylaştırıyor, onlara adil ve huzurlu bir düzen armağan ediyordu.

2000’lerde, Hz. Peygamber’i şahsi amaçları uğruna “dönüştüren” insanlar türedi. Bildiğim Hz. Muhammed (sav) gitti; yerine ömür boyunca korkunç acılar çeken, kanlı gözyaşları döken, perişanlık içinde yaşayan bir başkası geldi. Efendimizin hayatını kâh yükselip kâh alçalan titrek seslerin yürek dağlayıcı müzikler eşliğinde okuduğu berbat şiirlerden öğrenmeye başladık. Filtre marifetiyle buğulanmış ekranların ardında bir kısım adamlar gözyaşı döktü, usta tiyatrocuları bile kıskandıracak performanslar sergilendi. Acı, gözyaşı, kan, ıstırap, çile, dert, zulüm gibi kelimelerden önümüzü göremiyorduk. Sahnedeki “şovmen” önce seyircileri ustaca avucunun içine alıyor, sonra da onları nakış gibi işleyerek gelecek sezon bölüm başına beş bin lira kazanmayı garantiliyordu. Hıristiyanlıkla özdeşleşmiş bu “uhrevi çile” anlayışını İslamiyet’e sokma gayretleri rezildi, pespayeydi ama özellikle Ramazan’da iyi reyting getiriyordu, vazgeçilmezdi.

Öte yandan, bu muazzam imkânlar dünyasını gören bir kısım muhterem zatlar, hocalar, hatta kimi yazarlar, şairler ve sanatçılar din sömürüsüne dayalı dev bir pazar kurdular. O kadar büyük bir pazardı ki bu, Hz. Peygamber’in ayak izinin fotoğrafını her türlü belaya karşı kalkan olarak satışa sunan “âlim”den tutun, memlekete dair her güncel meseleyi “hakikat, estetik, kardeşlik, güzellik” gibi alakasız mevzulara bağlayan “gönül insanı”na kadar çeşit çeşit tezgâhtarı vardı. Çektikleri “müşteri” ölçüsünde değerleri artan bu tezgâhtarları suratlarına yapışıp kalmış maskelerinden tanıyordunuz ama bu bir işe yaramıyordu; “hakikate” karşı savaşılmıyordu.

Her ne kadar modern iletişim araçları sayesinde bu rezilliklerle daha fazla muhatap oluyorsak da karşımızdaki yeni bir zihniyet değil. İslam tarihi boyunca Hz. Peygamber’in ismini kişisel hırsları ve amaçları doğrultusunda bir araç olarak kullananlar oldu. Hatta bu isimler halkın duygularını yoğun biçimde harekete geçirdikleri için dönemlerinin yöneticilerinin de başını epey ağrıttılar. Ancak bir haberin şehirden köye üç günde ulaştığı zamanlarda değiliz artık. İslam’ın hurafeye karşı aklın, cehalete karşı ilmin, haksızlığa karşı adaletin, çirkinliğe karşı güzelliğin ve kabalığa karşı zarafetin dini olduğunu, Hz. Peygamber’in hayatımızda saç kılıyla, terlikle değil sünnetiyle iz bıraktığını anlamak için birazcık feraset sahibi olmak yeterli.

Bu pazarın kurucularına hesap sormak ise beyhude. Varacağınız yer eninde sonunda imanınızın zayıflığı olur. Zekice davrandınız ve muhatabınızı zor durumda mı bıraktınız? Hiç sevinmeyin, kurtuluş formülü belli: “Fâtıma ağlıyorduuuu, babaaa diyorduuuu”.

Benzer konular