Ezan okununca uluyan köpek

Turgay Bakırtaş

Tarihi kimin, ne amaçla yazdığı önemlidir. İnekler kurban bayramını tasvir edebilseydi, eşi benzeri görülmemiş bir vahşet destanı okurduk. Kasapların kalemine emanet bir kurban bayramı tarifiyse teknik ruhsuzluktan ibaret olurdu. İkisi de çocukların heyecanından, kadınların etleri çabucak bölüp parçalama telaşından, bayram namazı neşesinden, şehre sinen mal pazarı kokusundan bahsetmezdi.

Bu ülkede bir kesim, Türkiye’nin yakın tarihini kendi penceresinden yazmak için olağanüstü çaba gösterdi. Cumhuriyet’in kuruluşuyla başlayıp 28 Şubat döneminde zirve yapan “İslam kimliğini halkın bağrından söküp atma” harekâtı AK Parti’nin iktidara gelişiyle kesintiye uğrayınca, dahası bu harekâtın “kazanımları” birer ikişer ortadan kaldırılınca, belirli kavramlara sistemli biçimde saldırmaya başladılar. Bu saldırıların yegâne amacı, algıyı olgunun önüne geçirmek ve tarihin bu algılar üzerinden yazılmasını sağlamaktı.

Şu bir gerçek: Din, dil, ırk, mezhep, sınıf, ideoloji fark etmeksizin hiçbir topluluk mutlak iyi ya da kötü olamaz. Her topluluğun içinde adaletli, cömert, merhametli insanlar olduğu gibi yalancı, hırsız ve katiller de bulunur. Bununla birlikte bazı toplulukların, kimliklerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş ortak amaçları ve inançları olabilir; “ümmetin birliği” ya da “dünyanın tüm işçilerinin birleşmesi” gibi. Ya da daha fenası, “Türkiye’yi Müslümanların elinden kurtarmak” gibi! Bu topluluklar, eylem düzeyinde büyük farklılıklar gösterse bile, fikri düzlemde sıkılı bir yumruktan farksızdır. Birbirlerini koruyup kollarlar, basit çekişmeler yüzünden “cepheyi” terk etmezler. Bu hususta, iyi örgütlenmiş bir dini cemaat gibidirler. Ancak motivasyonlarını dinden değil, ideolojiden alırlar.

O topluluklardan birinin yüzünü Gezi Parkı eylemlerinden sonra gördük. “Müslümanların iktidarını” yıktığını zanneden bir kitle, kendini daha fazla durduramadığından, içinde biriktirdiği ne varsa ortaya döktü. Bu çirkin ifşaatın ardından da kuşandıkları sözcük ve sıfatları birer ok gibi üzerimize fırlatarak “Türkiye’nin yeni tarihini oluşturacak” algıları inşa etmeye başladılar.
Peki neydi o algılar? Bunu açmak için, Gezi eylemlerinin ikinci haftasından sonra yazdığım “Mezarlarımıza Tükürecekler” başlıklı yazımdan bir bölümü burada alıntılamak istiyorum.

**

“Benim x/y/z arkadaşlarım da var” klişesine düşmek istemem ama hemen hepimiz, hele ki şehirlerde yaşayanlar, her dinden, mezhepten, siyasi görüşten, memleketten, ırktan insanla muhatabız, komşuyuz, arkadaşız, dostuz, ortağız. Tribünde yan yana aynı takıma gönül veriyor, camide aynı safta namaz kılıyor, aynı metrobüsle işe gidiyor, aynı lokantada yemek yiyoruz. Hiçbir zaman “bu insanlardan ayrı durmalıyım” düşüncesi taşımadığım gibi, onların da benden hoşlanmadığı hissine kapılmadım. Aramızda bir saygı köprüsü vardı. Artık yok. Kemalist zihniyet bir kriz anında yakıp yıktı o köprüyü.

Facebook’ta mesela, ne yazacağıma, ne paylaşacağıma her zaman dikkat ederim. Neden derseniz, orası Twitter, Ekşi Sözlük gibi umumi bir yer değil; eşim, dostum, akrabam, komşum, arkadaşım, hocam var orada. Bir mesaj verirsem bunu onların zihniyetine değil, doğrudan kendilerine vermiş olurum. Örneğin toplu taşıma aracında, bir arkadaşımla telefonda konuşuyorsam başkalarını rahatsız edeceğini düşündüğüm hiçbir meselenin bahsini açmam. Bunun için şövalye ruhlu olmaya gerek yok; basit bir nezaket kuralıdır. Herkesin bir yarası, çizgisi, kapalı kutusu olabilir. Sözü tartarak konuşmak en hayırlısıdır.

Bunlar şahsi düşüncelerim elbette, bu şekilde davranmayanları cahil ya da terbiyesiz ilan edecek değilim. Ancak… Solcu/Ulusalcı/Kemalist ‘muhalifler’ müstesna. Onlar canımı çok yaktı. Sözümü sakınacak ya da yumuşatacak değilim. Taksim olaylarına sonradan müdahil olup işgal edilmiş alanlarda benim anama bacıma küfredenler şunu gösterdi; yeryüzünde Müslümanlara karşı bu kadar kindar, bu kadar saygısız bir topluluk daha yoktur!

Bu olaylar bana her şeyi gösterdi. Yüzüme bakarken “Turgay abicim, canım kardeşim, sevgili dostum” diyen nice insan, Tayyip Erdoğan’a duyduğu nefreti ifade ederken dolaylı olarak “bana” da küfretmekten, hakaret etmekten çekinmedi. Tanıdığım nice insan, tanıdığım nice insanı saygısızca aşağıladı. Koyun fotoğrafları koymalar, iletilerde akla hayale gelmeyecek küfürler yazmalar, kıçına ampul sokulmuş çizimleri “işte haliniz!” yorumlarıyla paylaşmalar… İnsan olan düşünür, ben AK Parti’ye oy vermediysem annem vermiştir, babam vermiştir, teyzem vermiştir; sen nasıl sözünün gideceği yeri düşünmeden bu kadar aşağılaşabilir, bu denli rahat küfredebilirsin? Kimlere hitap ettiğin belliyken nasıl bu kadar kör, bu kadar düşüncesiz olabilirsin?

Kimse kalkıp bana “Ama Erdoğan…” demesin, ona zaten ayrıca küfrediyorsunuz. “Beni ilgilendirmez” diyeceğim ama hayır, o kadar basit değil. Siz 28 Şubat sürecinde Bülent Ecevit’in, Tansu Çiller’in, Mesut Yılmaz’ın ya da başkalarının yedi sülalesine alenen küfredilen bir tek yürüyüş gördünüz mü? İsrail için BİLE “kahrolsun” dışında slogan üretmeyen bir dil vardı orada, kime böyle korolar halinde küfredildi?

Hadi isyan durumundayken sinirlerine hâkim olamayanları anlıyorum, suratında beni rahatsız ettiğini bilmenin verdiği o iğrenç sırıtışla mutlu mesut tencere tava çalanları ne yapacağız? Ruhunu şeytana satmışların kanatları altında başörtülü kızları taciz edenleri, küfredenleri görmedik mi?

En yakınımdaki başörtülü kızlar, anlatırken ağladı ağlayacak, kendilerine iğrenç birer böcekmiş gibi bakan şerefsizlerden bahsederken birileri “münferit” diyordu. Yüz binlerce insanı birden münferit ilan ederek kelimenin anlamının da ırzına geçerek…

**

Bu yazdıklarıma çok itiraz geldi. Aksini düşündüğümü net olarak ifade etmeme karşın “münferit” vurgusundan vazgeçmediler. O kadar karanlık düşünceyi, intikam hırsını, rövanş arzusunu paylaşmıyorlardı, abartıyordum. Asıl münferit benim gibilerdi; AK Parti’yi desteklemesine RAĞMEN kötü, cahil, kaba ve köylü olmayanlar yani. Yine de diğer milyonlarca insan gibi Erdoğan’ın “gerçek yüzünü” görmüyorduk, bir gün anlayacaktık.

O “bir gün” 15 Temmuz oldu. Kimin abarttığı, kimin yanıldığı, kimin yalan söylediği o gece açığa çıktı. “Demek salâ okursun ha? Demek askere direnirsin ha?” diyerek imamların, müezzinlerin üstüne yürüdüler, küfürler savurdular, silah çektiler, tankları alkışladılar. Biz o tankların altında can verirken, otomatik silahların üstüne yürürken ve o korkunç anlarda bile tek bir askerin tek bir kılına zarar vermezken, birileri benzerini ancak Haçlı ordularından bekleyeceğiniz reflekslerle ezanları, salâları susturmaya girişti. Hâlbuki kaleme aldıkları tarihte “IŞİD’çi terörist” olan biz, “medeniyetin ve aydınlığın bekçisi” olan onlardı. Bizim farklılıklara tahammülümüz yoktu ama onların ütopyasında binalar ıslak kekten, kaldırımlar lolipoptan yapılıyordu.

Şehirlerde artık pek duymuyoruz ama bilen bilir, bazı yerlerde ezan okunurken köpekler ulumaya başlar.

Pardon, “şehirlerde artık pek duymuyoruz” mu dedim?

Benzer konular