‘En büyükler, en mütevazı olanlardır…’

Kemal Sayar

İnsan olmayı öğreniriz. Yolların çatallandığı yerlerde ahlakın ve vicdanın izlerini takip ederek insan oluruz. Hepimiz kendi hayatlarımızın çırağıyız, kendi acımıza ve başkalarının acılarına dokunarak ilerler, olgunlaşır ve hayatın künhüne varırız. Ya da kendi ruhumuza bile bakamaz, uçurumlarımızla yüzleşmeyi göze alamaz ve kendini kandırmanın serin ikliminde kalakalırız. Modern dünyanın en büyük salgını olan yüzeyselliğe demir atar ve dünyanın siyah ve beyazlara ayrışmış kaba bir resmine gönül indiririz. Orası hep serin bir gölge olagelmiştir. Oysa dünya kaba ikiliklere gelmeyecek kadar karmaşık, insanlar değişik zamanlarda iyi ve kötüye kanatlanabilecek kadar çok katmanlı, kimlikler modern akışkan dünyada her yöne akabilecek kadar seyyaldir.

Bu akışkan ve ‘her şeyin mubah’ olduğu modern sonrası dünyada, hepimiz için bir kerteriz noktası, insanı insan kılan, insan olmayı mümkün kılan şey haysiyettir. Ancak ahlaki bir vicdanladır ki haysiyet sahibi oluruz. Evet haysiyet. Çabuk unuttuğumuz, eprimiş ve sanki artık bize bir şey söylemeyen kelimelerden biri daha. Evet, haysiyet. Bir insanım ben, istatistik hesaplarına gelmem, siz beni hesaba katmasanız da tarihi ben yazarım. ‘Allah ikbal sahiplerine ait evlerin duvarını, bazen, uçup oynayan bir küçük serçenin yuvasının korunması için yıkmadan tutar’ demiş bir ehl-i irfan. Ursula Le Guin, ‘Dünyadaki bütün umut, hiç hesaba katılmamış insanlardadır’ diye yazmış. Hepimiz farkında olmadan seçimlerimizle tarihi yazarız.

Bir insanım ben, hayatımın bir anlamı var. Ben içinde olduğum için, tarihin bir anlamı var. Biriciktir benim hayatım, kimsenin hayatıyla değiş tokuş edilemez, benim rüyalarım ve acılarım bir başkasının acısıyla ve rüyalarıyla kıyaslanamaz. Tarihin görünmez gölgesiyim ben, öldüğümde gazetelere haber olmam. Geniş kitlenin meçhulüyüm belki ama haysiyetimle ‘varlığın kökleri’ne değerim. Benim haysiyetimi yok sayan her kimse, onunla bir meselem var. Ve benim biricikliğimi teslim eden her kimse ona verecek bir armağanım var. Bir oy, bir vergi numarası, nüfus kütüğünde bir sayı değilim. Bana da doğruları fısıldayan bir vicdanım var.

İnsana yapılacak en büyük kötülüklerden biri ona karşı kayıtsız kalmaktır. Kayıtsız kalmak onun insanlığını azaltmak, onun haysiyetini zedelemek demektir. Sözüne kulak verilmeyecek birisi olarak tanımlamakla, zulüm, tarihin bahçesinden sürmeye yeltenir onu. Kayıtsızlığın bir biçimi de onun biricikliğini tanımamak, onun iç dünyasının zenginliğini görmezden gelmektir. Kültürler arası düzlemde düşünürsek,  insanı kendi varoluşunun biricikliğiyle kavramadığımızda sokaktaki göçmenden bir tehdit üretebiliriz. İnsan haklarını sözgelimi, kişinin içinden geldiği kültürün değerleriyle değil de sözüm ona evrensel ama özünde Batılı Protestan bireyci düşünce tarzı ekseninde yorumladığımızda, o iç dünyaları ve onların içinde yoğrulduğu kültürel matrisleri geçersizleştirmiş oluruz. İnsan haysiyetini incitiriz.

Daha anlaşılır olması için bir örnekle devam edeyim: Hollanda hükümeti 2006’da başlattığı bir vatandaşlık entegrasyon testinde, Batılı olmayan ülkelerden gelen müstakbel vatandaşlarına öpüşen gay çiftleri ve denizden üstsüz çıkan bir kadını göstermişti.  Böylece ‘uyumsuz’ göçmenler ayıklanacak ve hayali çoğunluğa ait olduğu düşünülen kültürel kimlik vatandaşlığa kabulün ön şartı olarak dayatılacaktı. Burada dini azınlıkları küçük düşürmek isteyen ve kendini daha erdemli sayan bir hoşgörüsüzlük örneği görüyoruz. Bu kibirli dil bize erdemin nerede yattığını ve neyin müsamaha ile karşılanması gerektiğinin evrensel ölçütleri olduğunu dikte ediyor. İnsan haysiyetini zedeleyen her politik tutum, aslında hoşgörü değil tam aksine kin ve bağnazlık üretiyor.

Afrika gelenekleri ubuntu felsefesinden bahseder. Kişi ancak diğer kişilerin varlığıyla bir kişi olur. Konfüçyüsçülük’ten İslam’a bütün kadim öğretiler insana bir mikrokozmos, bir âlem-i sagir olarak kıymet verir. Her biri âlemin çekirdeği olan milyarlarca insan ve onların arasındaki görünmez bağlar. Her insanın ötekine muhtaç ve yar olduğu bir kozmik düzen.  İnsanlığımız başka insanlara nasıl davrandığımızla, yolların çatallandığı yerlerde hangi patikayı takip ettiğimizle şekillenir. Başka insanların ruhunu ve zihnini anlayamadığımızda sadece onları insanlıktan çıkarmakla kalmaz kendi insanlığımızın özünü de sakatlarız.

Tarihi politikacıların yaptığını sanıyoruz. Tarihin kavşak noktalarında politik şahsiyetlerle özdeşleşiyor veya onlara düşman kesiliyoruz. Bana sorarsanız tarih,  isimsiz kahramanların dünyaya sunduğu öykülerle yazılıyor. ‘En büyükler, en mütevazı olanlardır’ diyor Raimon Panikkar. Politika insanların haysiyet arayışına cevap verebildiği ölçüde revaç buluyor veya gözden düşüyor. İsimsiz kahraman,  onun haysiyetini fark eden bir politik hareketi yüceltiyor, onun haysiyetini görmezden geldiğini hissettiğinde onu cezalandırıyor. Büyük inşaatlar yapabilirsiniz ama sizi yücelten insanlar o büyük inşaatların içinde kendilerini kaybolmuş hissettiklerinde haysiyetleri zedelenir. Yollar ve köprüler önce sokaktaki insanın kalbine çıkmak zorundadır. Politika kalpten kalbe giden yolu, ‘gönüller yapmayı’ becerebildiği ölçüde insanların haysiyetlerini dikkate almış olur. Dünyayı bir milletin varlık/yokluk mücadelesi gibi çok büyük anlatılarla kurguladığımızda insanların kendilerini bu dünyaya kattıkları o ‘küçük’ hikâye ve anlamı ıskalayabiliriz. Elbette bu anlatıların da yeri geldiğinde açıklayıcı değerleri vardır, sözünü etmek istediğim büyük politik anlatının insana mahsus hikâye ve anlamı ezmesi, insanı dünya karşısında dilsiz ve çaresiz bırakması. Ve giderek politik anlatının insanların dünyasında ikna ediciliğini yitirmesi. Çünkü birey olarak haysiyet talebim karşılanmadığında politik aidiyetimin de bir anlamı kalmamış oluyor. Sözün özü politika insanı kuvvetlendirdiğinde, onun toplumsal taleplerinin bir aynası olabildiğinde ve sunduğu büyük anlatıya mütevazı insanın anlatısını da eklemleyebildiğinde ivme ve hayat kazanıyor.

Hayat günübirlik siyasetten daha derin bir yerde akar. O yer altı ırmağını fark etmekledir ki siyaset, insan haysiyetine dönük bir keşif ve ibda faaliyetine dönüşür. Böylece,  taş ü toprak arasında, ‘ben dahi bile yapıldım’ demek cesaretini kuşanır.

Benzer konular