Emicoğli

Bundan üç yıl önce, Ali Ayçil’le birlikte Marmaray’la Sirkeci’den Üsküdar’a geçiyorduk. Trene bindiğimizde bir grup Galatasaray formalı çocuk gördük. Çocuklara neden forma giydiklerini sorunca birbirleriyle “kuzen” olduklarını öğrendik. Ayçil bunun üzerine çocuklara şunları söyledi: “Ben sizin yerinizde olsam ‘kuzen’ kelimesini tercih etmezdim. Bu sıfat, akrabalık ilişkileri yok denecek kadar zayıflayan Avrupalılara aittir. Bizim kültürümüzde kuzen yoktur; amcakızı, halaoğlu, bacanak, kayınço, dayı çocuğu vardır.”

Bu sözleri duyduğumda, İstanbul’da yaşayan bir Trabzonlu olarak hangi akrabaya nasıl hitap etmem gerektiği konusunda uzun süre kafamın karışık olduğu çocukluğumu hatırladım. Oturduğumuz mahallede Sivaslısından Erzincanlısına, Konyalısından Anteplisine kadar, Türkiye’nin dört bir yanından komşularımız vardı. Ümraniye’nin küçük bir Anadolu panoraması sayılabilecek “İnkılap Mahallesi çocukları” olarak ne zaman bir araya gelsek, bu kültürel çeşitlilik hemen kendini belli ederdi. Ben, tıpkı anne ve babamdan duyduğum gibi amcamlara “emice” derken, bir diğeri “emmi”, bir başkası “amıca” diyordu. Halasına “bibi”, teyzesine “dayze” diyenler de vardı.

90’ların hemen başında Güngören’e taşındığımızda hava değişmişti. Daha önce hiç duymadığım akrabalık sıfatlarıyla karşılaşmaya başlamıştım. “Babaanne” örneğin. Sınıf arkadaşım Ömer, ninesine babaanne diyordu ve bu benim için çok şaşırtıcıydı. Çünkü ben “nine” bile değil, “nene” diyordum. Gerçi babamın ve amcalarımın da öz annelerine “nene” dediğini duyduğumda çok şaşırmıştım ama bunun Karadeniz erkeğine has bir kullanım biçimi olduğunu öğrenmiştim sonradan. Allah’tan “dede” hâlâ dedeydi. Gerçi izlediği Amerikan filmlerinden etkilenip “büyükbaba” diyenler de vardı mahallede ama onlar bile o çocuk halleriyle bunun iğretiliğini fark ediyordu.

O yıllarda hemen her yaz ailecek Trabzon’a, köyümüze gidiyorduk. Her ne kadar orada doğmuş olsam da hayatımı İstanbul’da sürdüren bir “şehir çocuğu” olarak ilk günler kendi köyümde yabancılık çekiyordum. Hiç tanımadığım, isimlerini bile bilmediğim insanlar sürekli yolumu çeviriyor, “De bakayim bağa kimin uşağusun sen” diyorlardı. Böylece bir de “uşak” çıkarmışlardı başıma, “oğul” yerine. “La emicoğli sen ne gada büyümüşsün” diyenler, “Halamun uşaa ge bakaym bu yana” diye çağıranlar, “Yemişum yağlaruni, yemişum ballaruni” diye yanaklarımı sıkıp şapur şupur öpen yengeler, teyzeler… Sevginin her derecesine, akrabalığın ve komşuluğun hemen her birimine isim verilmişti; hiç kimse sınırları geniş bir “tanıdıklık” kovasına atılmıyordu.

Tekrar İstanbul’a döndüğümde kafam karışıyordu. Onlarca yakınlık sıfatı kullanılan rengârenk bir dilden, on farklı türde yakınlığın yalnızca “enişte” ile karşılandığı renksiz bir dile geçmek can sıkıcıydı. Ne var ki buna direnemiyordum. Hiçbirimiz direnemiyorduk. Trabzonlu Turgay da, Konyalı Vedat da, Diyarbakırlı Ahmet de bir süre sonra sadece “amca” diyordu. Sonunda tüm amcaoğullarının, dayıkızlarının ve teyze uşaklarının “kuzenleşeceği” yolda çoktan yürümeye başlamıştık.

O gün Ali Ayçil çocukları uyardığında bunları düşündüm işte, üzüldüm de biraz. Üzüldüm, çünkü bu topraklardaki her insana ayrı bir renk, ayrı bir tat veren o zengin geleneği hızla kaybediyoruz.

Olur ya, belki yıllar sonra bir gün bir folklor araştırmacısı bu yazımı okur. Eğer böyle bir şey gerçekleşirse, makalesinin ya da kitabının bir yerine tam olarak şu cümleyi yazmasını rica ediyorum kendisinden: “Bir gün Trabzonlu bir çocuk, tatil için gittiği köyünden İstanbul’a döndü ve emicesinin uşağına ‘kuzen’ dedi.”