Elde yine Çağrı var

Turgay Bakırtaş

Eğer Hz. Peygamber hakkında bir film çekecekseniz ve bu sinema tarihi boyunca bu konuda çekilmiş ikinci film olacaksa, insanların ondan beklentileri yüksek olur. Eğer o filmin yönetmenliğini yalnız sinema becerileriyle değil, hayatın içinde kayıp giden incelikleri yakalamasıyla meşhur Mecid Mecidi gibi bir yönetmene teslim ederseniz, o beklentiler ikiye katlanır.

Mecidi’nin yıllardır konuşulan, aylardır da gösterime girmesi beklenen filmi “Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi”, ne yazık ki -ve tahmin ettiğim üzere- beklentilerimi karşılamadı. Öncelikle şunu söyleyeyim: Özellikle sosyal medyada yoğunlaşan, ancak bazı gazete köşelerine de sıçrayan tartışmalardaki üslup, yer yer “leş” denebilecek boyuta varınca, hatta mesele açık bir Sünni-Şii savaşına çevrilip insanlar taraf seçmeye zorlanınca, filmi ister istemez belli yargılar yüklenerek izliyorsun. Bu da onu bir film olarak değerlendirme imkânını kısıtlıyor. Bundan kaçınmaya çalıştım ve şükür ki film de bana yardım etti. Nasıl derseniz, filmi izleyince anladım ki tartışanların büyük bölümü onu izlememiş, zira filmde gerçekten tartışılması gereken meseleler var ama “gerçekten tartışılan” meseleler onlar değil!

Onların en belirgini, neredeyse tüm filmin bir “mucizeler silsilesinden” ibaret olması (ve takdir edersiniz ki bu Şia’ya has bir yaklaşım değil, asırlardır tüm İslam toplumlarında yoğun biçimde yer etmiş şeyler). Kimisi tartışmalı, kimisi yalnızca söylentiden ibaret ne varsa kullanılmış filmde. Bunların doğruluğunu tartışacak ilmi birikimim yok, fakat doğru bile olsalar tüm filmi bunlarla doldurmak yanlış bir tercih. Zira kurgu zaten sıkıntılı, hikâyenin belli bir akışı yok, oradan oraya atlayıp duruyor, üstüne bir de çoğu sahnenin mucizelerden ibaret olduğunu görünce (gel de Çağrı’nın hakkını bir kez daha teslim etme) kendinizi dağınık bir rüyada hissediyorsunuz. Bu da yetmez gibi Yahudiler köşe bucak Hz. Peygamber’i arıyor ve birkaç defa onu kaçırmaya teşebbüs ediyorlar. Tamam, az evvel “ilmi birikimim yok” dedim ama o kadar da değil, okuduğum hiçbir ciddi siyer kaynağında böyle bir “maceraya” rastlamadım. Mecidi nerede rastlamış da filme bu kadar yedirmiş anlamak güç.

Efendimiz’in (sav) tasviri meselesine gelince… Mecidi’nin bu hassasiyeti deldiğini söyleyemem ama şansını epey zorlamış. Bebeklik dönemine bir şey demiyorum, zaten sıkıntılı bir sahne yok, fakat çocukluk-delikanlılık dönemine biraz daha dikkat edilebilirmiş (Bir sahnede parmaklarının arasından gözü, bir başka sahnede kameranın odağının dışında -haliyle flu olarak- yan profilden yüzü görünüyor). Efendimiz’i (sav) canlandıran oyuncunun yüzü ha göründü ha görünecek diye gereksiz gerginlik yaşıyor insan.

Müzik ve ses efektleri konusu da nazarımda sınıfta kalan bir diğer unsur. Birincisi, tıpkı fragmanda olduğu gibi, “vaaaaaaa, hooooooo” türü, Yüzüklerin Efendisi’nde Frodo’nun yere düşerken havada takla atan güç yüzüğüne işaret parmağını uzattığı sahneleri andıran kesitler vardı. Hakikaten her an bir yerlerden Gollum, hiç olmadı Harry Potter ya da Hermione fırlayacak diye bekledim. Birkaç yerde de Le Trio Joubran’ın iki nefis şarkısı çaldı ama onlar da eski Le Trio Joubran besteleri olduğu için bana doğruca Le Trio Joubran’ı anımsattı tabii. Bu da böylesi bir film için kesinlikle yanlış tercih. Aynı gruba gidip yeni besteler istenebilirdi. Yine Çağrı’ya dönelim ve onun neredeyse filmi bile aşan muhteşem tema müziğini hatırlayalım. Bunlar önemli şeyler. Interstellar’dan çıktığımda filmin müzikleri üç gün kafamda dönüp durmuştu. Mecidi’nin filminden çıktığımdaysa Joubran’ın zaten ezbere bildiğim parçaları haricinde tek nota yok kulağımda.

Filmin dilinin Farsça olması da ayrı bir anlamsızlıktı. Tamam, Farsça güzel bir dil ve insanın kulağını okşuyor ama dönemin farklı lisanları bile filmde orijinal haliyle kullanılıyorken asıl lisanın Arapça olmaması yanlış tercih. Bu filmden aldığınız tadı etkilemiyor, hatta ayrı bir hava katıyor. Ama yine de yanlış geldi bana.

Öte yandan, film teknik olarak çok iyiydi. Mekânlara bayıldım; ses ve görüntü efektleri birinci sınıftı. Oyuncu seçimlerini de genel olarak başarılı buldum. Özellikle Fil Vakası bölümü tek kelimeyle enfesti, bu kadar iyi sahneler beklemiyordum. Filmin sonundaki deniz sahnesi de (yine bir mucize hikâyesi olmasına rağmen) harikaydı. Kız çocuğu üzerinden verilen rahmet vurgusu, bir kız babası olarak o rahmete yakından şahit olduğum için ayrıca etkiledi beni. Yer yer gözlerimin dolduğu, ağlamamak için kendimi tuttuğum sahneler de oldu ama bu en nihayetinde Peygamber Efendimiz’in hayatındaki hüzün anlarını zaten bildiğim ve tekrar hatırladığım içindi. Yabancı bir göz aynı şeyleri hissetmez. Hz. Peygamber’in evinin daima nur içinde resmedilmesi de şık bir hareketti.

Bu film, bir üçlemenin ilk filmi biliyorsunuz, aksilik olmazsa iki film daha gelecek. Onlarda durum ne olur bilmiyorum ama Mecidi çıkışı iyi yapamadı. Umarım devamında toparlar. Şiilik, Ehli Sünnet düşmanlığı, büyük senaryolar, korkunç planlar, itikat vs. tartışmaları filmi izledikten sonra son derece anlamsız geldi bana, bunlara prim verecek malzeme yok çünkü. Hiçbir zaman da olmaz inşallah.

Benzer konular