Direniş günlerinde sanat

Cihan Aktaş

Gerçek Hayat dergisinin “15 Temmuz Tarihi Değiştiren Direniş” başlıklı posteri, bir gecede üzerindeki bezginliği atan bir topluma özgü hareketli profili çok canlı bir şekilde yansıtıyor. Kimi gecenin muhasebesini yapıyor, kimi telefonla konuşuyor, biri resim çekiyor, diğeri düşünceler içinde… Çok bilinen ama eksik gelen bir devrim veya direniş tablosunun taze bir yorumla önümüze getirildiği hissiyle inceliyorum posteri: Fotoğraf hem hüzün yayıyor hem sevinç, hem endişe yayıyor hem umut. Her yaşta insan darbeciler tarafından kapatılan köprünün kurtarılışının sevincine katılıyor. Toplumun sürekli kâbusu olan askeri darbelerin sembolü tanklar, ilk kez bu şekilde siviller tarafından ele geçirildi. Henüz hiçbir şey net değil, bilgiler muğlak, parçalar eksik, sorular cevapsız. Sahici olan ise sadece halkın korkusuz koşusu. İnsanlar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısından önce ve sonra sokaklara döküldü, siper ve kalkan olmaya çalıştı, bayraklara sarındı.

Salalarla tekbirler arasında vücut bulan hareket, bu topraklarda bir daha öyle kolay darbe yapılamayacağının bildirimi de oldu.

Direniş günlerinde hep eski marşlar okundu. Süreç kendi marşlarını, sloganlarını üretecek.

Sanatın ideoloji kanalıyla sürekli haksızlığa uğradığı bir toplumda yaşıyoruz. Hayatın bir olayla öne çıktığı bu dönem, bilinçleri arındırırken sanatsal ifadeler için de imkânlar sunuyor.

Daha sahici ve kendine özgü sanat eserleri için ilham verici bu dönem, çeşitli cemaat kaygıları ya da siyasal önyargılarla bastırılmaz inşallah. Kemalizmin bu şekilde sanatı ideoloji adına bastırma etkisini hatırlamak gerekir burada: İdeolojinin kolladığı, ideolojiyi gözeten “yüce sanat” her zaman siyasal erkin nüfuzuna bağlı olarak bir kabul veya onay gördü. Kuşkusuz Zeki Kocamemi’den Bedri Rahmi Eyüboğlu’na, Erol Akyavaş’tan Nuri İyem’e birçok sanatçı bu sınırlardan taşarak kendi üsluplarını geliştirmeyi başardılar. Erol Akyavaş hat sanatını resmine kattığında, modern sanatın rahiplerince tekfir edilmek istenmişti. Yaptığı resimde ne olduğu sorulduğunda, “Bilmem, içimden geldi” diye cevap veren bir ressamdır Akyavaş.

Sistemin sanat kamusundan uzak tuttuğu mütedeyyin sanatçılar, görünür görünmez bir varlığın alanında faaliyet göstermeyi sürdürdüler. Resmi sanatın mütedeyyinlerin varlığına yönelik karikatürleştirme işlemleri, İslami kesimlerde yer yer sanata karşı kuşkucu ve ihtiyatlı bir tavır oluşmasına sebep oldu.

Adorno demişti: Kendi döneminizin estetik temsilini oluşturamazsanız, nostaljinin tuzaklarına düşersiniz. Şimdiki zamana yabancılaştıran ideolojik baskı, imanını ve ilmihalini koruma kaygısıyla geçmiş güzel günlerin sanat üsluplarına sığınmaya sevk etmişti, bu eğilim kısmen sürüyor.

Hayat layıkıyla yaşanamayıp da iç dengesini yitirdiğinde, sanat bunun telafisi için hızlanıyor, çoğalıyor. Bunu tanımlayamamış olsak bile –Habil’den bu yana- çoğu kez eksikliğini duyduğumuz şey, kardeşlik. Birçok kez uyandırmaya değil unutmaya, soru sormaya değil sorularını bastırmaya dönük ve kardeşlik vaat eden örgütlenmeler, işgal ediyor sanatın yerini. Sorularınızın cevaplarını temellük ederek ekmeğinizi elinden alan kişi, kardeşiniz değildir.

Silinip gitmeye teşne umutlarımızı kurtarmak, yaralarımızı onarmak, bizi çarpan hakikat parçasının ifadesiyle –kardeşlik vaat eden- yüce amaçların hareketine katılmak, borçluluk duygumuza karşılık gelecek cümleler kurmak için sanat ve edebiyattan yardım umuyoruz. Hayat bize her haliyle yetmiyor, öfkelendiriyor karşısında güçsüzlük duyduğumuz haksızlıklar ve zulümler, dünyayı kabullenme yoluyla kazanacağımızı biliyor ve bunun için bir yol, bir yordam arıyoruz. Hiçliğe ve yozlaşmaya tahammül edemediğimiz için de “başka türlü” olanı keşfetmenin peşine düşüyoruz. Orada olup biten, bize gösterildiği gibi değildir tamamen, başka açıklamalar var olmalıdır.

Darbe girişimine getiren süreci, bu süreci besleyen sinsi hazırlığı bizler fark etmiyor muyduk peki, zaten fark etmekle sorumlu değil miydik? Bazen “fitne çıkmasın” diye, bazen öncelikleri öne sürerek sustuk ve elbette, bu bağlamda bir sorgulama yapmamız gerekiyor. Suriye, Halep, öncelikli acıydı; daha büyük bir felaket hayal edilebilir miydi zaten…

Kendi içimizde oluşan arınma arzusunun işaretlerini şairler sezdi ve yazdı. Nergihan Yeşilyurt’un üç yıl önce yazdığı “Geometrik İblisler” başlıklı şiirindeki mısralar başa geleni haber veriyor adeta. (Otomatların Marşı, 2016, Hece Yayınları).

Birbirine değdiği andan itibaren ayrılmaya başlayan
iki şey hakkında konuşmak istiyorum
Kalabalıklarından, yüksünmeden birbirine abanan şeylerin
O şeyler, benim, uzun bir gölgenin ucunda senin
Ne zaman bir ele uzansam bir radyo açılacak
Uzay boşluğuna yaslanacak bu sokak; ihanet
Merhamet birimiyle bir buçuk saat
Sürdürmeyeceğim elbet
Meydanın en açık yerinde durmayı…

Darbe veya işgâl girişimi, başka bir evrenin haberini veriyor. Devrimi andıran dalgalanma içinde halk, varlığına konulan bariyerlerden taştı. Direniş sanatlaşırken, parklarda ve meydanlarda nöbet bekleyen halka giderek tipik parti mitingi, belediye etkinliği tarzı sahneler hazırlanması, düşündürücü. Elyesa Koytak’la bunu konuştuk: Nöbete katılanların hikayelerini bizzat dinleyebilmeliydik meydanlarda. Mikrofonlar katılımcıların ellerinde olmalıydı. Buna karşılık günler akıp giderken katılımcılar, her zamanki etkinlik erbabını dinleyen pasif bir konuma itildiler.

Oysa direnişin sanatı, işte bu sahici katılımın oluşturduğu hissiyat ve harekette neşvünema bulabilir. Gerçek Hayat’ın posterinde, hayatı sanatlaştıran nadir sahnelerden biri dile geliyor; direniş bize kardeşliğin sebeplerini ve imkânlarını öğretti. Yetersizliğimiz, telkin edilen bir zaafmış. Şimdi, yeni bir başlangıca özgü bereket hâsıl oluyor ortak bedenimizden; adım başı bir öz keşfin –yası da kapsayan- neşesini yansıtıyoruz. Hayat, sanatın çok ötesi, ilerisinde şimdilerde. Konformist sanatçı ise elinden geldiğince “halk” olarak yaklaşabilir direnişin sanatına.

Benzer konular