Dil meselesi nedir? Nasıl çözülür?

Mevcut Türkçe, başka bir ifadeyle, 1980’lere kadar muhafazakâr, sağcı, İslâmcı çevrelerin ortaklaşa kullanmayı tercih ettikleri ifadeyle Yaşayan Türkçe, çoktan sizlere ömür. Ne dediğimin farkındayım, herhangi bir ciddi adım atılmadığı taktirde Türkçe, pek yakında resmen de ölü dillerin arasında kendisine ayrılan mümtaz makama kurulmak üzere.
Peki bu ciddi adım nedir?
Kendisi hakkındaki tespiti ‘zındık’ diye tavsif etmekten çekinmeyen, öte yandan batılılaşma hamlelerinin en şeksiz-şüphesiz mümini, o yüzden de Dil Devrimi’nin en mümtaz ve cevval taraftarı Nurullah Ataç, dil meselesine dair bir tavsiyede bulunur ekâbirana. Dediği kısaca şudur: Madem Arapça ve Farsça out, öyleyse Yunanca ve Lâtince in.
Nurullah Ataç bu tavsiyesinde o kadar haklıydı ki söyledikleri ânında hasıraltı edildi. Çünkü adına ister ‘muasır medeniyetlerin seviyesine çıkma’ deyin, ister Batılılaşma, hatta Kemal Tahir’in daha isabetli ifadesiyle Batılaşma, yapılmak istenen, aslında her fırsatta iddia edildiği gibi Müslüman Türkler’i İslâm Medeniyeti dairesinden çıkarıp Avrupa Medeniyeti ailesine taşımak değil, çok daha vahimdi: Müslüman Türkler’i medenilik dairesinin dışına itmek. Yani Hotantu Kabilesi ile bir ve eşit kılmak.
Bugünden bakınca çok daha berrak bir şekilde görüldüğü gibi bu hedef, Cumhuriyet’in bütün öbür hedefleri gibi harfiyen başarılmış, üstelik o günlerin muhaliflerinin torunları tarafından bizzat sahiplenilmiş durumda.
Cumhuriyet eleştirisine soyunacakların tam da buradan başlaması gerekir kanaatindeyim.

Şemsiye Dil
Hâlbuki yapılması gereken öylesine berrak ki…
Bir kere farkına varılması gereken en önemli husus şu: Tarih boyunca dünyadaki binlerce dilden ancak birkaçı şemsiye dil hüviyeti kazanmıştır. Yani etrafındaki başka dilleri de koruyup kollayacak evsafa ulaşmıştır. Bir dilin ifade kudreti ile şemsiye dil hüviyeti, birbirinden ayrı şeylerdir. Yahut o dille kendisini ifade edenlerin sayısından da bağımsızdır. Siyasi, idari veya iktisadi sebepler kadar farklı saiklerle bazı kritik coğrafyalarda, tarihin belli dönemlerinde kimi diller, öbürlerinin etki alanına sarkabilmeyi başarmışlardır. Meselâ Sankristçe, İbranca, Arapça, Farsça, Yunanca ve Lâtince bu şemsiye dillerden.
Doğrusunu isterseniz Türkçe, hem Araplar, hem de Persler için yüzyıllar boyunca şemsiye dil özelliğini sürdürmüştür. Ama havas nezdinde değil de, avam indinde. O yüzden de hem Farsça’nın, hem de komşuluk ettiğimiz Araplar’ın konuşma dillerinde, duyduklarında Cumhuriyet eğitiminden geçen insanımızı dehşete düşürecek miktarda Türkçe kelime hâlen daha mevcuttur.
Ne ki günümüz şartlarında Türkiye Türkçesi, başka birçok hususiyetinin yanında bu kısmi şemsiye hususiyetini de çoktan kaybetmiş, dolayısıyla himmete muhtaç durumda. Mesele, bu himmetin nereden ve nasıl bulunacağı.

Acil Önlem Paketi
Aslında önümüzde üç seçenek var:
1– Durumu Olduğu Gibi Kabullenmek: Yani bugün konuştuğumuz ve yazdığımız dili yeterli sayıp yahut yapılacakları macera âddedip tam da muhafazakârlığa yaraşır bir şekilde durumu muhafaza etmek.
Kendilerine benzemeye çalıştıklarımızca bizden istenen ve beklenen de bu.
2– Derhâl Yunanca ve Lâtince Öğretimine Başlamak: Madem muasır medeniyetler seviyesine çıkmaya karar verdik ve oraya da muasır saydıklarımızın yolundan gitmekten vazgeçmedik, yapmamız gereken şey, yıllar önce Nurullah Ataç’ın tavsiyesinden başkası değildir. İngilizce, Fransızca veya Almanca gibi diller, pratik faydalarına binaen yine öğretilmeye devam edilebilir. Ama dil meselesinin zihin meselesine yapışıklığını hesaba kattığımızda kaçınılmaz zorunluluk, pratik faydaların ötesindeki teorik hedeflere yönelmek durumunda.
Orta öğretimin bütün şubelerinde Yunanca ve Lâtince tedrisatına birlikte başlamak, yerinde bir çözümdür.
3– Terkedilen Arapça ve Farsça Tedrisatına Dönmek: Dil Devrimi’nin hakikatini, Arapça veya Farsça kelimeleri atıp onların yerine yenilerini türetmekten ibaret anlamayan herkesin kolayca farkedeceği husus şu: Dil, düşünceleri ifade etmekten çok, duyguları dile dökmeye yarar. Düşünceleri ifade etmek için kelimeler kâfi iken hisleri dillendirmek için o kelimelerin bağlamına, yananlamlarına, deyim anlamlarına, jargon ve argo gibi farklı katmanlarına ihtiyaç hissederiz. O yüzden Dil Devrimi ile bizden, zihni ihtiyaçlarımızı karşılayacağımız vasıtalar değil sadece, tahassüs iktidarımız da koparıldı.
Öyleyse Arapça ve Farsça öğrenimi, tez elden bütün orta öğretimde başlatılmalı.
Bu çözüm, yüz yıllık kopmayı telâfi edecek yegâne seçenek.

Ne Yapmalı?
Hatırlatmak isterim ki Cumhuriyet öncesinde Türkler’in dünya çapındaki zihni başarıları ne bilim alanındaydı, ne de fikir. Türk dendiğinde akla şiir, müzik ve mimari gelirdi. Demek ki bu devrim bizden en çok bunları kopardı.
Peki bu yollardan biri niçin tutulamıyor? İş işten geçtiği için mi? Üstesinden gelinemeyecek zorlukları da beraberinde getirdiği için mi? Ne gezer? Kanaatime göre dille ilgili sahici bir adımın atılmamasının yegâne sebebi, meselenin ciddiyetinin yeterince idrak edilememesi. Çünkü bu meselenin idrakı için de dil şart.
İşi bir kısır döngüye taşıyıp orada bırakmak gibi bir gaye gütmediğim için farklı bir şekilde ifade etmeye çalışayım. Aslında meseleyi şöyle çerçeveleyebiliriz: “Bundan sonra Türk insanının kimin gibi düşünmesini ve hissetmesini istiyoruz?” sorusuna, evelemeden ve gevelemeden bir cevap bulmak mecburiyetindeyiz.
Yahut artık düşünmek ve hissetmekten vazgeçtiğimizi kabul ve ilân etmek durumunda!

TDK’nın Hakiki Günahı  Kelime Uydurmak Değil, Uyduramamak

Asıl kuruluş amacı mevcut bilim ve sanat diline Türkçe karşılıklar bulmak, üretmek veya türetmek iken, çok geçmeden bambaşka yollara saptığını idrak edemeyecek kadar zayıf öngörülü bu kurumun her dönemindeki yetkilileri, bütün farklı evrelerini kapsayacak biçimde söylüyorum, bir yandan çalışmalarına me’haz âddederken aynı zamanda burun kıvırmadan edemedikleri avamın kendi ihtiyacına binaen ürettiği meselâ ‘biçerdöğer’ kelimesi kadar bir Türkçe düşünmek imkânından mahrum bırakılmışlıklarının idrakinden fevkalâde uzakta kaldılar.
Köyü ve köylüyü adam etmek için hem köylüden istifade ettiğini iddia edeceksin, bu uğurda nice öğretmeni seferber edip derlemelere girişeceksin, hem de ona ufuklarca uzak kaldığını kavrayamayacaksın. Misâl: Halkın okumamış kesiminin bizzat ürettiği biçerdöğer veya batçık gibi tabirlerin tabiiliği ve sahiciliği nerede, en seçkin okumuşunun türettiği eytişim yahut ahırdaş gibi kulak ve haz tırmalayıcı, gayritabii tilcikler nerede?
Demek ki TDK, aslında kuruluşundaki temel vazifesini bile hiçbir vakit yerine getirememiş bir kurum olmayı sürdürüyor.

Benzer konular