Deizm mi durulanma ihtiyacı mı? – Gerçek Hayat

Deizm mi durulanma ihtiyacı mı?

Mütedeyyin ailelere mensup gençlerin sekülerleştiği, deist temayüller edindiği sıklıkla dile getirilen bir konu. İnsanın düşünsel macerasına ve hidayet olgusuna şematik bir bakışla yapılan tespitler birbirini izliyor bu bağlamda. Gençliğin soru ve itiraz, tutku ve şüphe çağı olduğunu unutan kimi ebeveynler, gerçekliğine inanmaya hazır oldukları gençliğin “elden gitmişliği” kabulünü kendi inanç mücadeleleri bağlamında haksızlığa uğradıkları hissiyle tartışıyorlar. Nankör mü gençler, şaşkın mı, yoksa aldatılıyorlar mı? Neleri eksik, yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında…

Oysaki gençlik işte bu tür hesapların kitapların çağı değil, yoksa nasıl da taşlaşmış, kendisini yenileyemeyen bir toplum olurduk!

Gençlik, adalet arayışının, hayatı çok yönlü okuma ve diğerkâmlığın çağı; dolayısıyla verilmiş düşünce kalıplarıyla hareket eden, atalarından miras aldığı külliyata en küçük bir soru eklemeyen bir gençlik kaygı uyandırıcı olurdu. “Eksik olan artık başka bir şey” diye yazmıştım 2012’de yayımlanan İslamcılık kitabımın kapağına, ikinci bir başlık olarak. Orta yaş kuşağı verdiği mücadelenin ardından ulaştığı noktada kendi içine kapanan bir yapı oluşturmaya ve bu yapıyı olduğu gibi korumayı bir amaca dönüştürmeye başladığında, genç kuşak soru ve itirazlarıyla bu muhafazakârlaşma eğilimini tartışmaya açıyor. Ne de olsa gençlik cesaretin ve iyi niyetlerin, ülkülerin çağı. Eksik olanı henüz kireç bağlamamış bakışlarıyla arifin, feraset sahibi insanın ve sanatçının yanı sıra gençlik de görüyor, çıkar gözetmezliğin zemininde. Sözgelimi gökdelen cinayetlerini sorgulamasın mı gençlik, gelir uçurumlarını, işçi cinayetlerini, kadın cinayetlerini, KHK’yla tutuklanıp serbest bırakıldıktan sonra iş bulamayan insanları, maden ocağı işçilerinin güvensiz iş şartlarını; dahası insanları üretim bantlarının köleliğine ve tüketim mutluluğunda oyalanmaya mecbur eden sebepleri bir genel açıklamayla Batı modernizminin etkilerine bağlayıp iç huzuruyla nargile kafe muhabbetlerine mi koyulsun?

Asıl soruları olmayan, vaazlarla sınırlı düşünmeye meyyal gençlik kaygılandırmalı bizi.

Aliya’nın adı her yerde, onun İslam Deklarasyonu’nda yer alan “İtaatin Mutsuz Felsefesi” bağlamındaki metnine de sıklıkla atıfta bulunuluyor, ancak metnin içeriği sanki sadece tarihin bir döneminde var olmuş Bosnalı gençlerin eğitimini ilgilendiriyor. Gençlik halden hale geçerek kişiliğini bulmaktır. Kişilik de duygudaşlık yeteneği açısından sürekli takviye edilmesi gereken, bu açıdan da geliştiren ya da geriye düşen/gerilemeye müsait bir yapıya sahiptir. Şüphe yansıtan sorular üzerine tecrübeli kuşaklar kendi fiil ve uygulamalarına eleştirel gözle bakmadan nasıl anlamlı cümleler kurabilirler ki?

Gençliği yüreğinden yakalayan bir dille konuşmadığımız ve bu arada sözlerle fiiller arasındaki çelişkileri göz ardı ettiğimiz takdirde, oluşan her türlü sorunda zaten kendi kusurumuzu aramamız gerekiyor. “Eksik olan şimdi ne, nerede hata yaptım?” sorusunu soracak yerde sorunu ille de başka bir grup veya kümede aramak, kendi durumuna dokunulmazlık arz eden bir yüceltmedir ki bu da Kur’an’da sıklıkla dile getirilen düşünme çağrısıyla bağdaşan bir tutum sayılmaz.

Genç insan, sorularına aklı başında ve makul cevap veremez olan yaşlı başlı ahkâm sahiplerinin buyurgan diline karşılık, doğrudan yönelmeli duru kaynaklara. Fıtratına yabancılaşmamış gençlik, sayısız denge ve konum hesabı yapmadığı için de perdesiz dile getiriyor sorularını. İdeallerle uygulama arasındaki çelişkileri sorguluyor. Şüphelerini kendine saklarken dindarlık ifadelerine, sembollerine sığınarak inanmadığı bir dilde abartılı ifadelere yönelen insanların söylemleri bizi düşündürmeli asıl.

Riya ile dürüst düşünce bir araya gelmez, linç kültürüyle de eleştirel düşünce. 15 Temmuz’dan sonra en yüksek sesle düşman listeleyenin hiç de en bağlı, en inanmış, en darbe karşıtı olmadığını öğretti bize olaylar. Bağırmak ve hedef göstermek dikkatleri kendi mazisinden uzaklaştırmak için başvurulan bir yöntem değilse, bir çıkar taktiği olarak rağbet buluyor ve gençlik de bunu fark ediyor. Okumayan, yazmayan, ama önyargıları üzerinden bildiği gibi düşünmeyen insanları tekfire çağıran kimsenin dostu değil, kendi kendinin hiç değil…

Kan bedeli üç kuruşa gelen gökdelen kurbanı işçi, “ısırılmış elma” misali genç kız iffetine dönük teşbihler, Nisa 34 gibi ayetlerin bir hayli itici bir dille açıklanmasının el birliğiyle savunusu, KHK’ların genellemesinde görülen kişisel hesaplar, suçu kusuru hep başkalarında aramak… Hayır, gerçekten öyle kolay değil gönüllere seslenmek… Eksik olan şimdi ne, sorusu üzerine muhasebe yapılmadığında, birdenbire bir sorunlar dağıyla karşılaşıyor insan. Öyle ya, 28 Şubat döneminde genç kızlarımızın arkasından “Fadime Şahin” diye seslenerek gülüyordu insanlar. Aynı genç kız kesimleri, şimdilerde sözde dini görünümlerin sakladığı çıkar ilişkileri karşısında suçu kusuru hep ötekinde aramayan kapsayıcı, kuşatıcı erdemlerin tasasını çekiyor. Bu tasa bazen çok şekilci, çok yüzeysel sorularla da dile gelebilir, beş parmağın beşi bir değil sonuçta. Onlar genç ise bizim farklı özellikler taşıyan gençliğe seslenmeyi başaran kelimelerimiz nerede?

Sadece kendi gibi düşünen insanlara hazır açıklama paketleriyle yönelmek, ilim sahibi olmak anlamına gelmiyor. Haddizatında muhtemel menfaatler uğruna eleştirilerini bastırmaya çağrılan gençliğin yozlaşmaya da çağrılmadığı nasıl söylenebilir? Eleştiriden korkutulmak, gençlerin güdük bir kişilik geliştirmelerinin yolunu açıyor ne de olsa. Bir de elbette iç infilaklara yol açan suskunluklar var. Düşünmeyeceksek, dile getirmeyeceksek, düşüncelerimizi yerinde zamanında hatta bazen de sadece Müslüman olduğumuz, insan olmaya çaba gösterdiğimiz için yerli yersiz de olsa karışmayacaksak söze, hiç yaşamayalım daha iyi.

Benzer konular