Dâvâmıza engel bâtıl seddi kelâm ve kalemiyle yıkan adam!

Bazı zatlar, bazı kimseler üzerinde derin tesir meydana getirirler. Aziz ağabeyim Kadir Mısıroğlu da vefatına dek bu fakir için öyleydi.

Kadir Mısıroğlu ismini ilk mektep yıllarında Sebil Dergisi’nin çıktığı 1976 yılında duymuştum. Sebil’in ilk sayılarını okuma fırsatı olmuş, muhtemelen ne dediğini anlamamıştım ama kendisine karşı öylesine büyük bir ünsiyet hâsıl olmuştu. Bu fakirin, merhum üstad ile şahsen olmasa da kalben ilk tanışma yıllarıydı bu. 1979 veya 80 yılında Konya Akıncılar Derneği’nin Uluırmak Şubesinden “Sarıklı Mücahitler” kitabını alıp okumak nasip olacaktı. Zaten ardından 12 Eylül 1980 darbesi gelecek, onun için sürgün ve gurbet yılları, bizim için de O’nun eserlerinden istifade dönemi başlayacaktı.

Kendisi ile şahsî tanışıklığımız sonrasında ise irtibatımız hiç kopmadı. Zira üstadda insanı kendine çeken ilginç bir haslet vardı. Bu heybetli ve dev yürekli adamın bir adım ötesinde muazzam bir merhamet dağı yatmaktaydı. Fakat bunu görmek için onunla zaman geçirmek ya da celalli halinden hiçbir zaman alınmamak şartı ile görebilirdiniz. O, teşbihte hata olmazsa Hz Ömer (r.a.)’i hatırlatırdı celal, adalet ve merhamet sıfatları ile…

Nasıl geçindiğimi, bir ihtiyacımın olup olmadığını, ihtiyacım olacak olursa mutlaka sadece kendisinin haberi olması gerektiğini o kadar çok suâl etti ki, bu, onun ne kadar babacan ve cömert bir kimse olduğunun açık bir nişânesiydi. Ziyaretine gelen o kadar çok kişiye, o kadar çok kitap hediye ederdi ki, sanki o kadar kitabı hediye etmek için neşretmişti. Bir kişinin adı geçtiğinde o kişiyi sevmiş, ama o, üstadın ziyaretine gelmeyen biri ise, “kitap imzalasam götürebilir misin” diye söyler, imzalar ve gönderirdi.

Kendisinden bir şey talep etseniz, mümkün kılmak için her meşru yolu dener, olmayacaksa, yapamayacaksa da açıkça mümkün olmayacağını veya yapmak istemediğini söylerdi. Bir defasında, yeniden milletvekili adayı olmak isteyen bir kişi, kendisini uzak bir memlekete kuzu kebabı yemeye davet etti. Bir elini masaya vurdu ve “bir lokma yemek için yerimden kalkıp başka bir yere gidecek … adam değilim” diyerek reddetti.

İster siz ondan isteyin, isterse de o sizden talep etsin, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, o mesele neticelenmemişse onu sorar, siz ne söylediğinizi unutsanız bile o asla unutmazdı. Bir hâdiseyi farklı farklı zamanlarda, hatta aradan onlarca yıl geçse bile naklettiğinde asla ne bir eksik, ne de bir fazlası olurdu. Günümüzde, bir Hadis râvisinin onca Hadis-i Şerif’i nasıl naklettiğini, üstadı görünce çok daha iyi idrak etmek mümkündü. Zira bir hususa gereken ehemmiyeti veriyorsanız, onu dâvâ edinmişseniz, o sizin için bir inanç ve dert ise unutmanız mümkün olamazdı. Ebu Hureyre (r.a.) gibi Sahabe-i Kiram’ın seçkinlerini eleştirenler, kötü niyetlerinin yanı sıra kendi hafızaları ve samimiyetsizliklerine bakarak hüküm vermekteydiler.

Birkaç kez üstada bir meseleyi sorduğumda aynen nakletmek bir yana, bunu daha evvel de sorduğumu yüzüme vurmuştur. Bir hususta örnek verecekse, onca kitabın içinde onun hangi kaynakta olduğunu ve neresinde yazıldığını dahi söyleyebilirdi. Bir şeyi bir an olsun hatırlayamadığında ise o an yanında olanlara sorar, neredeyse hiç kimse bilemez veya hatırlayamaz, üstad da “Cumhuriyet nesli…” diyerek başlardı söze… Sohbetlerini dinleyenler bilir ki, bir bahsi anlatırken başka bir bahse geçer, ondan başka bahse, ondan başka bahse, sonra en başta nerede kalmışsa oraya döner, konuyu mutlaka tamamlardı.

Bu fakirin gıda meseleleriyle ilgilenmesinden çok hoşnut olur ve teşvik ederdi. Gıda siyaseti de dâhil onca mevzuya hâkim olduğu halde, bir şey anlattığımda “Allah Allah onu hiç duymadım, bu hususta devam et, cihad ediyorsun” diyerek iltifat ederdi. 2012 yılıydı ziyaretine gittiğimde “Cumartesi müsaitsen benim yerime sen konuş” dedi. Aslında çok mühim bir işim vardı ama tereddüt etmeden “elbette nasıl tensip buyurursanız” dedim. Muhtemelen kürsüsünü verdiği tek kişi olma şerefine nail oldum. Bu muhteşem hatip ve Türkçe’nin tüm kâidelerini kusursuzca bilen, kelime hafızı ve yaşayanlar arasında Türkçeyi en güzel konuşan, bilgisi konusunda bu gariban gibi yüzbinleri cebinden çıkaran, bildiklerimiz ilminin zekâtı bile olmaya muktedir olmayan, büyük dâvâ adamının karşısında konuşmak… Ya cahilliğin eseri, ya da emrin karşısında çaresizliğin bir neticesinden başka bir şey değildi.

Konuşmadan sonra telefonla arayarak “bu hafta da devam et” talimatını verdi. O haftada önceki hafta olduğu üzere kürsüye kendileri çıktı ve söze şöyle başladı: “Sâmiini kiram… Eskiler böyle söylerdi. Muhataplarına ihtiram ederek, sâmiini kiram… Eski medreselerin şöyle bir usulü vardı. Bir meseleyi izah ederken, suâli mukadderlere cevap vererek anlatırlardı. Suâli mukadder şu demektir: Bir şey söylediğiniz zaman, muhatabın zihninde uyanması muhtemel suâli, mukarrir yani söz söyleyen kendisine sorulmuş addederek cevap vere vere ilerler. Bu medreselerin meşhur metodudur.

Ben çocukluğumda çok medrese tahsili görmüş insanların dizinin dibinde oturdum. Bundan dolayı dikkat ederseniz, benim sohbetlerim parantez açıp kapatmakla geçer. Orada bir suâli mukadder vehmettiğim zaman, ona cevap teşkil etmek üzere bir parantez açarım, o suâle cevap vererek asıl meseleye avdet ederim. Bu, medreseli hocalarımdan edindiğim bir intibadır. Lafı biraz uzatır, kısa söylemeyi beceremem, fakat daha anlaşılır hâle getirir…

Cumhuriyet nesilleri sabırsızdır. İmparatorluk mantığı üst üste iki taş koyduğu zaman, ‘nasıl koyayım ki, en az bin yıl devam etsin’ diye bir düşünceyle gerçekleşir. Cumhuriyetin mantalitesi, anı yaşamaktır. Yarın diye bir meselesi yoktur. Birinden bir söz naklediyorum yeni nesillere karşı, ben “bugün çarşamba dedi” diyeceğim, ben “bugün çarşambadır” diyormuşum gibi muhatabım “hayır bugün çarşamba değil, cumartesi” diye sözümü keser. Beklemez hükmün ne suretle nihayetleneceğini. Onun için bir tarafı sizin nesillerinize ait bu cumhuriyet atmosferinden gelen zaaf, bir tarafı da mukarririn muhtemel suâllere cevap vermek gibi bir alışkanlığının olmaması yüzünden…

Biz, bu dersleri bir ilk olarak hayati ehemmiyete haiz… Az bilindiği için de bu ehemmiyet dehşet verici derecede olan beslenmeyle ilgili sıkıntılara cevap teşkil etmek üzere, bu işte ihtisas yapmış bir arkadaşımızı davet ettik. Herkes her şeyi bilmez, istisnâî bir program yaptık. Fakat işaret ettiğim bu müterâfik kusurdan, hem size, hem de mukarrire ait noksanlıktan dolayı binlerce suâlle karşılaştık. Tabi bu sualler internet üzerinden geldiği için, bu kadar cârî suâl meselenin cevapsız kalmasına gönlümüz razı kalmadığından, Kemal Özer bey kardeşimize bu suâllere cevap vermek üzere bu mesele etrafından biraz daha konuşmasını rica ettik…” diyerek önceki haftaki nâkısalarımızı güzel bir üslup ve örneklikle izah etti. Yani üstad, bildiğimiz hiç kimseye benzemezdi.
Yeni Söz gazetesine Genel yayın Yönetmeni olarak başlamıştım. Bir gün, bana destek olmak üzere hiç kimsenin yapmayacağı bir teklifte bulundu. “Benden Tarihe Haberler” ismiyle hazırladığı benzersiz hâtıratı gazetenizde tefrika etmek istersen verebilirim. Biz, tefrika bitince basarız. Böylece sana ve gazetenin tirajına bir katkısı olur. Bir bedel falan da istemem.”

Bu hem büyük bir fedakârlık, hem de bize karşı bir örneklikti. Çünkü kitabı para kazanmak için yazıp neşreden bir kimse değildi. O kitabı hizmet, bir vecibe, bir dâvâ ve iman meselesi olarak görmekteydi. Bu nedenle de her kelimesi ihtimamla seçilirdi.

“Benden Tarihe Haberler”i tam 99 gün tefrika ettik. Hakikaten gazetenin duyulmasına ve tirajına büyük katkı sağladı. 17 Mayıs 2016’da tamamladığımız neşir bittiğinde şu cümleleri kaleme almıştım: “99 gündür son yüz elli yılımızın âdeta bir hulâsası olan ve son derece etkileyici bir hatıratın tefrikasını yayınlıyorduk. Hak ve adaletten taviz vermeyen feraset sahibi bir Müslüman’ın, çilekeş bir dâvâ adamının, acı hâtıralarla dolu bir ömrün, benzersiz bir tarihçinin, velût bir müellifin kaleminden, yani son Osmanlı Üstad Kadir Mısıroğlu’nun 41 önemli şahsiyetle ilgili hâtıratını tefrika ediyorduk. Yayınımız bugün itibariyle nihâyete erdi.

Üstadın “Benden Tarihe Haberler” dediği hâtıratından hepimiz çok şey öğrendik. Gazetemize de çok büyük bir değer ve itibar kattı. Okurlarımızdan özellikle de orta ve ileri yaşlı kitlelerden sitayiş dolu mesajlar aldık. Son yüz elli yılımızın âdeta bir hulâsası olan bu sarsıcı hâtırat, bazı şöhretli kimseler ile adları unutulmuş bazı şahsiyetlerin hüzün ve acı dolu hayatların hikâyesiydi. Sadece onların değil, Türkiye’nin yani hepimizin.

Çoğunluğu İslam dâvâsına hizmet etmiş bu zatlar, numune şahsiyetlerden oluşuyordu. İlimlerine, hilmlerine, hamiyyetlerine, vefalarına, sahavetlerine, feraset ve basiretlerine, dâvâ söz konusu olduğunda hiddetlerine vakıf olduk. Sadece 41 isimle sınırlı kalmayan, mevzu içinden başka mevzulara yöneldik. Pek çok İslam düşmanının icra-i mesailerini öğrendik.

Kısacası yüzlerce hâtırat ve eser okuyarak elde edebileceğimiz, önemli bir bölümü ise bizatihi Üstad Kadir Mısıroğlu’nun şahsi yaşadıkları olduğundan, başka hiçbir yerde okuyamayacağımız hâtırattı bunlar. Son Osmanlı’nın kaybettiğimiz lisan ve üslûbuyla okuduk. Meselelere Müslümanca bakmayı öğrendik.

Lâkin ömrünün minicik ancak önemli bir özetini kitaplaştıran, eseri basmadan evvel gazetemizde bilâbedel neşredilmesini teklif ederek tarihe büyük bir not düşen, nasıl örnek insan olunacağına dair ders veren, müşfik, mümtaz, bilge, ârif, âlicenap, irfan ve feraset ehli büyüğümüz Kadir Mısıroğlu üstadımıza hürmet, muhabbet ve sonsuz şükranlarımızı arz ederiz. Cenab-ı Hâkk (c.c.) Hazretlerinden, kendisine sıhhat, afiyet, uzun ömür, her fani gibi âhir nefesine eriştiğinde “Lailaheillallah Muhammed Rasülullah” diyerek Rabbine iltica etmesini niyaz ederiz. Âmin!”

Bize söylemese de bu bitiş metnimizi beğendiği haberini alınca daha bir hoşnut olmuştum. Manşetlerimizi beğendiği için de bir ziyaretimde şöyle iltifat etti: “Biraz daha genç olsaydım, seninle birlikte dergi çıkarmak isterdim, ama artık buna mecalim yok…”

Gerçekten kendinin hakkını ödememiz mümkün değil, üstada, Allah ömür verdiği müddetçe dua edeceğiz. Rabbim bizim hasenelerimizden ona da yazsın!

Kendisine başka kitap ithaf eden olmuş mudur bu bilgiye sahip değilim. Lakin bu fakirin kaleme aldığı “Hangi Suyu İçmeli” adlı eserimizi, bu büyük, yiğit, muazzez dâvâ adamı, kıymetli ağabeyime şu ibarelerle ithaf etmiştim: “Bu eseri kabul etme lûtfunda bulunur iseler, ziyaretlerimde zatıma geniş zaman ayıran, sorularıma cömertçe cevaplar veren, daha önemlisi gerçek bir baba gibi davranan, çilekeş dâvâ adamı, su gibi aziz Kadir Mısıroğlu ağabeye ithaf etmek isterim.” Bundan da hoşnut oldu ve bir Ramazan günü memnuniyetini ifade etti.

Ne oldu biliyor musunuz? Bu eserin baskısının bittiği, son nüshasının da Kocaeli Kitap Fuarında satıldığı günün ertesi gün, Üstadı ahirete yolcu ettik. Yolcu etmeden evvel son sözü Kelime-i Şehadet olarak…

Odasına gittiğimizde yerinde yoksa bilirdik, o dağ gibi adam sağdı ve gelecekti. Defnettikten sonra ona büyük hizmetleri dokunan Ali İhsan Bey yukarıya odasına davet etti. Gitmek istediğimi söylesem de ısrar etti. Masası dolu ama koltuğu boştu ve o artık yan taraftaki muazzez toprakta Rabbiyle baş başaydı.

Şu hatıra ile nihayete erdirelim yazımızı… Geçtiğimiz Ramazan ayının son günlerinde ziyaretine gittim. İftara doğru, Yazarlar Birliği’nin iftar daveti için müsaade istedim. “Gitme, kal birlikte iftar edelim” dedi. “Peki” diyerek kaldık. O son iftardı ve zaten bu Ramazan’ın ilk iftarını, üstadı Rabbimize (c.c.) yolcu ettikten sonra yine onunla son iftar ettiğimiz yerde yapmak mukaddermiş.

Ey bu aziz dâvânın büyük savunucusu, Hakk’a karşı boynu kıldan ince, Hakkı savunmak için asla taviz vermeyen büyük insan!

Seni gerçekten seviyorduk ve sevmeye devam edeceğiz! Senden o kadar şey öğrendik ki, asla sana ve ortak dâvâmıza ihanet etmeyeceğiz!

Biliyoruz ki, bu ayrılık kalıcı değil, seninle Livâü’l-hamd sancağı altında buluşmayı Rabbimizden niyaz ediyoruz. Rabbim mekânını cennet, dereceni âlî eylesin! Firdevs cennetlerinde ebediyyen yaşatsın, Rasülullah (s.a.v.)’e komşu eylesin!

Zira Sen surda gedik açmadın, Necip Fazıl üstadın açtığı gediği, yani dâvâmıza engel bâtıl duvarları tümüyle yıktın. Artık ümitvarız ve Sen aramızda olmasan da bu mukaddes dâvâya son nefesimize dek sâdık kalacağız! Şayet bu öksüz yapı, bizlerin ellerinde kalırsa, Onu devam ettirmeyen çırak utansın! Allah (c.c.) senden ebeden razı olsun aziz ağabeyim! 


Yazarın diğer yazılarını görüntüle:

Benzer konular