Dangalak

Turgay Bakırtaş

19 Haziran 2010 Cumartesi gecesi saat 1.30 sıralarında, Hakkâri’nin Şemdinli ilçesi Gediktepe mevkiinde bulunan jandarma sınır karakolu PKK’lı teröristlerin saldırısına uğradı. Beklenmeyen bir baskın değildi bu, termal kameralar bir-iki saat öncesinde bölgede hareketlilik tespit etmiş, şüpheli görünen noktalar toplarla dövülmüş, ayrıca da yaylım ateşi açılmıştı. Ancak bu önleyici uygulamalara hiçbir karşılık verilmedi. Buna rağmen tatmin olmayan karakol komutanı, tüm nöbet mevzilerine görüş alanlarına birer el bombası atmalarını emretti. Yine karşılık yoktu. Hareketliliğin dağdaki hayvanlardan kaynaklandığı düşünülerek alarm durumundan çıkmak üzereydiler ki karakolun en uç noktasındaki mevzi roketatarla havaya uçuruldu. Askerlerin dikkati bir anda o noktaya yönelince de saldırıyı çok dikkatli biçimde planladığı anlaşılan terörist grup karakola sızdı ve kanlı bir çatışma başladı.

O gece, tam 11 askerimiz toprağa düştü. Genelkurmay Başkanlığı saldırıyı “ellinin üzerinde” teröristin gerçekleştirdiğini tahmin ettiklerini açıkladı. 2012’nin Aralık ayında PKK’dan kaçarak güvenlik güçlerine teslim olan “Tekoşin” kod adlı R.Y. ise o saldırıya katıldığını itiraf ederken “yüz kişiye yakın” olduklarını söyledi. Baskın emri ise Fehman Hüseyin’den (Bahoz Erdal) gelmişti.

O gece şehit olan askerlerden biri, 23 yaşındaki Sabahattin Derin’di. Cenazesi Muğla’ya geldiğinde tüm şehir ayağa kalktı; hem acılı, hem gururluydular. Sabahattin’in 20 yaşındaki kardeşi Ufuk, annesi Melek ve bir madende kamyon şoförü olarak çalışan babası Yaşar dakikalarca tabuta sarılıp gözyaşı döktü. Melek Derin oğluyla en son bir hafta önce konuştuğunu söyledi. Sabahattin, annesinin yemeklerini özlemiş, o gün sofrada ne var diye sormuş. Annesi “Peki sen ne yedin” diye sorunca arkadaşlarıyla birlikte menemen yaptıklarını söylemiş. Telefonu kapatmadan önceki son sözleri de şu olmuş: “Kardeşimi benim yerime öp ve onu üzme. Anne, babama ulaşamıyorum, bu akşam operasyona çıkıyoruz. Nasip olursa 25’inden önce dönerim.”

Baba Yaşar Derin, bir yandan oğlunu toprağa vermenin dayanılmaz acısını, bir yandan da bu vatana kalbiyle ve ruhuyla bağlı hemen herkesin sahip olmak isteyeceği bir onura ulaşmanın gururunu yaşıyordu. Kaderin cilvesi, oğlunu toprağa verdiği gün aynı zamanda Babalar Günü’ydü. Yaşar Derin, cenazenin ardından o karmakarışık ruh haliyle şunları söyledi: “Oğlum bana verilebilecek en güzel Babalar Günü hediyesini verdi, beni onurlandırdı. Oğlum bu vatan için öldü. Allah kimseye böyle acı göstermesin. Tüm yetkililere, Başbakan’a, Cumhurbaşkanı’na seslenmek istiyorum: Kanımız yerde kalmasın, bu hainler sevinmesin.”

Ertesi gün, Muğla’daki cenazenin haberini okuyan bir gazeteci Twitter hesabında şunu yazdı: “Hakkâri’de ölen bir askerin babası kameraların karşısında şov yapıyor: ‘Bu aldığım en güzel babalar günü hediyesi.’ Hediyeymiş. Dangalak!”

Milletimizin şehitlik makamına verdiği değerle dalga geçen bu küstahlık, o günlerde çok tartışılan açılım süreciyle ilgiliydi. Kendilerini “sürecin düşmanlarını tek tek ifşa etmeye” adamış bir grup gazeteci, toplumsal barışı engellemeye çalışan yapılarla uzaktan yakından ilgisi olmayan insanların duygusal tepkilerine de, mantıklı ve yerinde endişelerine de savaş açmıştı. Yaşar Derin gibi babalar, “vatan sağolsun ama kanımız da yerde bırakılmasın” dedikçe, siyaset üzerinden çabucak kariyer inşa etmek isteyen bu grubun sinirleri bozuluyordu.

Gediktepe baskınının üzerinden tam altı sene geçti ama “kamera karşısında şov yapan” Derin ailesi bugün hâlâ kayıplarının acısını yaşıyor. Özellikle Ufuk, ağabeyinin ölümünü bir türlü kabullenememiş ve bundan bir ay önce baba olana kadar psikolojik yardım almış. Telefonda görüştüğüm annesi Melek Hanım, hayattaki tek oğlu için hâlâ çok endişeli, “Ben ömrümde Ufuk kadar ağabeyine düşkün bir çocuk görmedim” diyor. Yaşar Derin madende kamyon şoförlüğü yapmaya devam ediyor. Melek Hanım onun için de “Acısını çalışarak bastırdı, bir gün olsun izin yapmadı. Biliyorum ki çalışmayı bıraktığı gün sabahlara kadar ağlayacak” diyor. Kendisinin nasıl olduğunu sorduğumdaysa sesi titremeye başlıyor ama metanetini koruyor: “Nasıl olayım evladım, hiç iyi değilim, oğlum bir gün bile aklımdan çıkmadı. Bizim çocuğumuz olmuyordu, tam beş yıl hastane hastane dolaştık, tedavi gördüm. Sonra Allah bize Sabahattin’i nasip etti ama teröristler evladımı bir dağ başında elimden aldılar, içim hâlâ yanıyor.”

Melek Derin’e, “Filan gazetecinin oğlunuzu kaybettiğiniz gün yüz binlerce insana kocanızın bir dangalak olduğunu söylediğinden haberiniz var mı” diye soramadım. “Kim o gazeteci” dediğinde ne cevap verebilirdim ki? “Şey, Melek teyze, kendisi uzunca bir süredir kimin bu vatanın dostu kimin düşmanı olduğuna karar veren yazılar yazıyor, hainleri ifşa ediyor ve bunu yaparken hiçbir şeyini kaybetme riski taşımıyor” mu diyecektim? “Kendisi protokol için bekleyen bir tören mangasındaki askerlerin karşısına geçip sanki ona selam duruluyormuş gibi gevşekçe poz vererek Mehmetçikle alay etmişti” mi diyecektim?

Diyemezdim. Demedim de zaten. İnsanlar eşlerini, çocuklarını, babalarını, nişanlılarını elleriyle toprağa gömer ve biraz saygıdan başka şey beklemezken, vaktiyle onların onurunu alaya alanların bugün memleketin önde gelen “vatanseverleri” olup hain/kahraman listeleri yapabilmesi yeterince kara bir leke zaten. Bu lekeyi bir de o güzel insanların gözlerine süremezdim.

Benzer konular