Çakallar kimin için uluyor?

İlk oyumu 19 yaşında, 18 Nisan 1999 genel ve yerel seçimlerinde kullanmıştım. Acayip günlerdi. Her tarafta 28 Şubat fırtınası esiyordu. Refah Partisi kapatılmış, Abdullah Öcalan yakalanmıştı; adının sonuna “Hocaefendi” eklemediğinizde tepenize birilerinin dikildiği Fetullah Gülen Ecevit’i destekliyordu. Recep Tayyip Erdoğan’ın okuduğu şiir sebebiyle cezaevine girişinin üzerinden yalnızca üç hafta geçmişti.

Oy kabininde bir pusula yığınıyla baş başa kaldığımı hatırlıyorum. Hangisi ne işe yarıyor belli değil. Anlamaya çalışmanın da gereği yok zaten; Fazilet’e bas geç. Ama ortalık çok karışıktı ve herkes benim gibi hareket etmemişti. CHP barajın altında kalmış; DSP, MHP, DYP, ANAP ve FP birbirlerine yakın oranlarda oy alarak meclise girmiş, siyasi arena yamalı bohçaya dönmüştü. Türkiye, büyük bir dönüşüm sürecinin arifesinde kendine yol arıyordu. İslamcılar, milliyetçiler, solcular, Kemalistler… Tüm bu yapılar ne yöne gideceğini kendilerinin de kestiremediği bir rüzgâra karşı pozisyon almaya çalışıyordu.

Bugün, defalarca olduğu gibi yine bir seçim yapmaya hazırlanıyoruz. Ama bu kez ortada ne DSP, ne Fazilet, ne de ANAP var. Yıllar içinde çok şey değişti. Yalnızca siyasetle ilgili değişimlerin özeti dahi bir kitap tutar. “Değişmeyenler” kümesinin tepesinde ise “çakallık” duruyor; her yoğunlukta, her alanda ve en adisinden çakallık. Bir farkla: O yıllarda daha “minimal”, daha bireysel ve büyük oranda kişisel çıkarlara dayalı olan bu davranış, şimdilerde oldukça organize ve saldırgan biçimde icra ediliyor. Çıkarın “ne” olduğu ve “kime” yaradığı da belirsiz üstelik.

Bir süredir bu yeni tür çakallığın kurumsallaşmış bir türüyle karşı karşıyayız. Kendilerine bir isim vermiyorlar ama sürü halinde hareket ediyorlar. “İndirmeyi” kafasına koydukları kişiye önce sürünün genç üyeleri, sonra da vahşi serserileri saldırıyor. Isırık ve pençe fırtınasından başını kaldıramayan kurbana son darbeyi sürünün liderleri vuruyor. Ve siz daha ne olduğunu anlamadan sıradaki kurbanlarına yöneliyorlar.

Belli bir hareketten, düşünce akımından ya da siyasi yönelimden doğmadığı için yüzde yüz “inorganik” olan bu çetelerin bir tanesi, tutunamayan ve çabucak yok olan benzerlerinden farklı olarak hayatta kalmayı başardı. Ama bu başarı çetenin gücünden, büyüklüğünden ya da haklılığından değil; her yandan kuşatılmış memlekette büyük bir kavga verilirken işi gücü bırakıp bu rezillikle uğraşmayı zül ve lüks görenlerin ya sabır çekmelerinden kaynaklanıyor.

Peki kim bunlar? Amaçları ne? Neden bu kadar pervasızlar? Geçmişini ancak bir Google araştırmasıyla yarım yamalak öğrenebildiğimiz tipler nasıl insanları işiyle, itibarıyla, hatta özgürlüğüyle tehdit edebiliyorlar?

Açıkçası, bu soruların cevapları çok da mühim değil. Çünkü ortada büyük bir ihale ve o ihaleye ortak edilmiş adi bir çete var. Asıl soru, çetenin kimlerden oluştuğu değil, dağlardan yüce şımarıklıklara yol açan bu özgüvenin nereden geldiği? Onlara hangi yapının “Korkmayın saldırın, biz arkanızdayız” dediği.

Özgüven meselesi mühim, çünkü işin içinde tuhaf çelişkiler var. Mesela, bu memleketi dert edindiklerini, özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı koruyup kolladıklarını iddia etmelerine karşın, hedef aldıkları isimlerin tamamı hâlihazırda memleketi kendi çoluk çocuğundan bile fazla düşünen, “dava” denildiğinde yemeyi içmeyi bir kenara bırakan, dinlenmeleri istendiğinde “Eyvallah” deyip ceketini alıp çıkan insanlar. Çoğunun hayatı ta Refah Partisi yıllarından beri ya teşkilatın içinde geçmiş; ya da bir yazar, aktivist, sanatçı yahut sadece oy veren, mitinglere katılan bir vatandaş olarak mevcut iktidara destek vermişler.

Ara sıra çalkantılar, didişmeler, öfkelenmeler, fikir ayrılıkları yaşasalar da Erdoğan’ın peşinden ayrılmamış insanların bu kadar yakasına yapışan, onları bulabildikleri birkaç “zayıf noktadan” habire ısırmaya çalışan çetenin geçmişinden yükselen pis kokular da görülmeyecek gibi değil. İçlerinde kendini “Hocaefendisinin” yollarına paspas eden de var, evladının şehadetiyle gurur duyan babaları dangalaklıkla suçlayan da var, Erdoğan için “PKK’ya yardım ve yataklıktan yargılanmalıdır” diyen, onu hırsızlıkla ya da işbirlikçilikle veya katliam yapmakla suçlayan da var, Öcalan lehine slogan atan da var. Bu sakat fikirleri yıllarca taşıyanların bir sabah aniden “uyanıp” hidayete ermesi yaşamın hoş bir mucizesi gibi. Ancak eksik bir mucize bu; uyanışlarını içinde debelendikleri bataklıkta kalanlara anlatıp onların da hidayetine vesile olmak yerine, içine girdikleri mahallenin kırk yıllık sakinlerini mahalleden kovmayı tercih ettiler.

Kusura bakmayın, hâlâ işin magazinindeyim, asıl soruya tekrar dönelim: Bu çirkef çete, hangi amaca araç olsun diye kuruldu?

Bu soruyu düşünürken, yakın zamanlı bazı gelişmeler bir bir gözümün önünden geçiyor. “Erdoğan, etrafında kümelenmiş bağnaz ve işe yaramaz İslamcıların elinden kurtarılmalıdır” söyleminin yükselişi, ABD’nin yeni Başkanı Donald Trump’ın tabiri caizse Müslümanlara savaş açması, İslamcıları “En az PKK ve FETÖ kadar tehlikeli” gören çetenin Trump hakkındaki en ufak eleştiriye bile hırlayarak karşılık vermesi, çetenin finansör ve akıl hocalarından birinin Türkiye’de yürütülen sosyal mühendislik faaliyetlerinin açık ara en tecrübeli ismi olması…

Tüm bunlar, kökü bu topraklardan çok uzakta bir yapının Türkiye ve Erdoğan üzerinde bazı kötü niyetleri olduğu, bu niyetin gerçekleşmesi için “klasik yöntemler” yerine daha agresif ve karmaşık bir oyun kurulduğu fikri oluşturuyor bende. Beyhude, çocukça, çökmeye mahkûm ama oynanmakta ısrar edilen bir oyun.

Bazen düşünüyorum, mesela Karadeniz ormanlarında bir çakal, köyün birinden iki tane koyun kaptığında kendini o köyün efendisi zanneder mi? Ve eğer böyle bir düşünceye kapılırsa, canına tak eden bir köylünün tüfeğinden çıkan saçmalar suratında patladığında ne hisseder?

Çakal olsak bilirdik. Şükür ki Allah bizi köylü olarak yaratmış.