Büyük düşünüp ince görmek lazım

Yeşil çuhalı kahvehane masasının etrafında kahverengi sandalyeye sıralanmış gri kasketli nasırlı elleriyle derinden duman nefeslenen abilerimizden tutun, tuttuğu takımın kritik bir maçını televizyon ekranından izlerken hop oturup hop kalkan delikanlılarımıza kadar, çoluk çocuğunu torun tombalağını büyütmüş bir de üstüne ‘torunumun torununu görebilecek miyim acaba?’ sorusuyla meşgul asırlık teyzelerimizden, anavatanından binlerce kilometre uzağında olmasına rağmen ülkesindeki referandumda oy kullanabilmek için eşini, dostunu, komşusunu organize edip yüzlerce kilometrelik yolculuğa çıkmayı planlayanların hepsini gözünüzün önüne getirin şöyle bir…

Patlayan bir bombadan adını bilmese de Sykes-Picot’ya, Akdeniz’den kıyılarımıza vuran bir bebeğin cansız bedeninden metnine tam olarak hâkim olmasa da ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne, bir şehrin sinir uçlarına yönelik yapılan eylemden yola çıkarak kavramsallaştığından haberdar olmasa da Balkanlaşmaya, BM’nin aldığı sıradan bir karardan ‘dünya beşten büyüktür’e ulaşan bir zihin yapısına sahiptirler ister istemez.

Öyle sanıyorum ki, bir küçük detaydan büyük fotoğrafa ulaşma kabiliyeti gösteren başka bir millet de yoktur yeryüzünde.

Bir referandum sürecindeyiz. 16 Nisan günü sandığa gideceğiz ve tercihlerimizi oy pusulası üzerinde ifade ettikten sonra sonuçları beklemeye başlayacağız. Bu aynı zamanda yeni ve büyük bir değişim dalgasının da başlangıç noktası gibi geliyor bana.

‘Terleyen’ cumhurbaşkanı, başbakan ve bakan üçlüsü arasında kendisine pozisyon arayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bürokratik yapısına baktığımızda gördüğümüz olumsuzlukları şöyle, alelade, kabaca ifade edecek olsak bile şunları dile getirmemiz mümkündür

  • Dağınık, bölünmüş, çok parçalı görüntü
  • Kime hesap verileceğine yönelik belirsizlikler
  • Bürokrasinin seçilme kaygısı güden siyasetçilere bağımlılığı
  • Yetki ve sorumluluk kargaşası
  • Tanımlanmış işler dışında gelişen duruma adaptasyon sorunu
  • Performans değerlendirme sisteminden yoksunluk
  • İş yapanla iş yapmayan arasındaki farksızlık
  • Bir yerde vazifelendirilme süresindeki belirsizlik ve ölçüsüzlük
  • Siyaseti tıkamanın bir yolu olarak bürokratik tıkanmanın bir seçenek olarak görülmesi

Böyle uzar gider bu liste. Eminim ki, siz de okuyanlar olarak buraya onlarca sorunu daha ekleyebilirsiniz.

Toparlanma sürecini bütün engellemelere rağmen tamamlamış olan Türkiye’nin bir anlamda toplanma sürecine tanıklık edeceğiz artık. Yeni Cumhurbaşkanlığı sisteminin, bir anlamda, 2002’den bu yana yapılmak istenen ancak yine bürokratik oligarşi tarafından engellenen kamu personeli reformunu da beraberinde getireceği kanaatini taşıyorum.

Bürokrasinin (yürütme), tek elde toplanarak memleket faydası ekseninde şekillenmesi mümkün hale gelecektir. Hesap vereceği makamın ennihayetinde devletin başı olması, oy kaygısı taşıyan siyasetçilerden kurtulması, yetki ve sorumluluk alanlarının net olarak belirlenmesine yol açacaktır. Bu yönüyle düşünüldüğünde yapılan her işin dinamik bir kural çerçevesinde yapılması ve rutin dışı işlere dair geliştirilen çözüm biçimlerinin de bir kurala bağlanarak bürokratik süreçlerin zenginleştirilmesi mümkün hale gelebilecektir. Etkin bir performans değerlendirme sisteminin tesisi de zorunlu hale geldiğinde iş yapanla yapmayan arasında bir farkın oluşması da sağlanacaktır. Göçebe bürokratlar yerine uzmanlaşmış, yerleşik bürokratların vazife alması ile birlikte, bürokrasi tıkayan değil ön açan bir pozisyona taşınmış olacaktır.

Önerilen yeni sisteme itirazların ekseriyetle, hem yasama tarafında hem de yürütme tarafında tekelleşmeye ve dolayısıyla kuvvetler birliğine yol açacağını söyleyenlere gelince;

Sanırsınız ki, mevcut sistem çok başka yürüyor. İtiraz mekanizmasının başına konumlananlar, yasama ile yürütmenin birbirinden ayrı olduğu tek bir örnek sunabilirler mi acaba? Hayır. Meclis içinde oturdukları yerler ve bakanlar kurulu üyelerinin çalışma ofisleri dışında yasama ile yürütme birbirinden nerede ayrılmaktadır? Cevabı olan var mı? Hayır.

Cumhurbaşkanı ayrı bir seçimle, meclis ayrı bir seçimle belirleneceği gün gibi aşikârken, ortaya çıkacak sonucu aynılaştırarak daha şimdiden başka bir sonucun mümkün olmadığına inananlar bence siyaseti bırakmalıdırlar. Bu millet, yerel seçimlerde, belediye meclislerindeki çoğunluğu bir partiye, belediye başkanlığını bir başka partiye verebilmektedir. Bunun sayısız örneği ile doludur yerel seçimler tarihimiz.

Getirilen sistem son derece yalın ve basittir; meclis yasama yapacak ve yürütmenin başı Cumhurbaşkanı olacaktır. İkisi birbirinden farklı şeylerdir.

İşin bir de yargı tarafından bahsedenler var. Yargı bağımsızlığının, tarafsızlığının kaybolacağı zannı ile hareket ediyorlar. Onlara da tek bir soru sormak istiyorum; bugüne kadar tarafsız, bağımsız olduğunu iddia ettiğiniz, millet adına hareket ederek karar verdiği varsayılan ve bu yönüyle yasama ve yürütmeyi denetlediği varsayılan yargı Adnan Menderes’i asarken, darbelerde rol alırken, kendi alanının dışına çıkarak bir çeşit vesayet üretirken bu millet nam ve hesabına mı hareket etmişti ve yargının bu davranış biçimleri kuvvetler ayrılığına dair yapılmış tanımlamaların hangisi ile izah edilebilir?

Yargının sorunlarının kaynağı, yargının kuvvetler ayrılığı meselesinde aldığı pozisyonda değil başka yerlerde aranmalıdır.

Netice itibarı ile referandumda oylayacağımız şey; öyle ya da böyle, 2002’den bu yana toparlanmış olan memleketin daha derli toplu bir halde, dört başı mamur bir hale gelip gelmeyeceği meselesidir.

“Ama anayasa değişiklik önerisinin eksikleri var”, “şu maddenin şurasındaki şu cümle öyle değil de şöyle olsaydı”, “o madde olmasaydı keşke” gibi cümleler kuranlar da var içimizde, görüyoruz. Onlara hatırlatacağım şey “mükemmel iyinin düşmanıdır” ilkesi olacaktır. Her şey bitmiş değildir, süreç devam etmektedir.

Son tahlilde, bu millet, yine yaptığını yapacak ve her zamanki gibi büyük düşünüp ince görecektir. Bundan en ufak bir şüphe bile duymuyorum.


Yazarın diğer yazılarını görüntüle:

Benzer konular