Bizim büyük çaresizliğimiz

Turgay Bakırtaş

344576

Ümran Dakneş, beş yaşında, Arap. Doğduğunda savaş vardı, Halep’in sokaklarında bir kez olsun doya doya koşabildi mi bilmiyorum. Hiç salıncağa bindi mi, kaydıraktan kaydı mı, top peşinde koştu mu bilmiyorum. Lunapark nedir, çarpışan araba nedir, Örümcek Adam kimdir biliyor mu bilmiyorum. Esed mi daha köpektir, Putin mi daha zalimdir, Obama mı daha ikiyüzlüdür düşündü mü, bu isimleri daha önce duydu mu bilmiyorum. Annesini mi daha çok seviyor babasını mı, annesinin adı ne babasının adı ne, annesi babası yaşıyor mu bilmiyorum. İsmini kim koydu, hiç kardeşi var mı, en sevdiği yemek ne, Messi’yi mi Ronaldo’yu mu tutuyor bilmiyorum.

Ümran Dakneş, beş yaşında, Arap. 15 Temmuz’dan sonra vatanımızın derdine düşmüş koşturuyorken, sadece 14 saniye süren bir videoda gördüm onu. Ruslar ve Esed, aylardır süren hava saldırılarından birinde evini başına yıkmış Ümran’ın. Enkazdan çıkarılıp ambulansa konulduğunda, annesinin misafirliğe gitmeden önce sakın yaramazlık yapma diye tehditvari uyardığı bir çocuk gibi tedirgin, etrafa bakıyor. Patlayan duvarların, yıkılan kolonların tozu toprağı çimentosu üstüne yapışmış; Ümran, başından akan kanlarla birlikte dünyanın tüm mazlum çocuklarının gideceği cennet ülkesinin gri-kırmızı bayrağına dönüşmüş. Aldığı darbeden yarı yarıya kapanmış sol gözüne gidiyor eli, uykusu gelen çocukların yaptığı gibi ovuşturuyor hafifçe. Bir terslik olduğunu fark edince avucunu yanağına sürüyor, sonra eline bulaşan sıcak ıslaklığın ne olduğuna bakıyor. Kanlı elini nereye koyacağını bilemiyor Ümran, sanki annesinin çok kızacağı bir suç işlemiş, çocuk refleksiyle durumu geçiştirmeye çalışıyor.

Ümran bu 14 saniyede hiç ağlamıyor. Ciğerimize kor düşüren de bu oluyor zaten. Dünya başına yıkılmış, annesi babası yanında değil, pamuk yanaklarından kanlar süzülüyor ama Ümran ağlamıyor. Kendisini getirip koltuğa oturtan sağlık görevlisinin koluna yapışmıyor, annem nerede diye sormuyor, beni bırakmayın diye yalvarmıyor. Halbuki çocuk dediğin bunları yapar. Çocuk dediğin, babası işe giderken kapıda beş dakika ağlar. Çocuk dediğin eline kıymık batınca annesi onu sarıp sarmalasın, “uf olan” yeri öpüp iyileştirsin diye dudaklarını büzüp kendini acındırır; acısını olduğundan daha büyük gösterir. Çocuk dediğin bombalanmış binaların altında kalmaz. Çocuk dediğin senin benim kendini kaybedeceğimiz bir durumda koca bir yaşam tecrübesini sırtlanmış gibi sakin durmaz. Çocuk dediğin bağırır, zırlar, numara yapar, şımarır, saç çeker. Çocuk dediğin çaresizliğimizi, elimizin kolumuzun bağlanmışlığını suratımıza çarpmaz.

Aylan da böyleydi. Ölü bedeniyle bile içinde bulunduğu korkunç durumu gizliyordu. Bodrum sahiline vuran minik vücudu, karanlık gecede azgın dalgalarla boğuşmak zorunda kalan küçük bir çocuğa değil, annesi kendisini uyandırmaya geldiğinde yatakta beş dakika daha kalabilmek için nazlanacak bir kuzuya benziyordu.

Ölen, yaralanan, sürülen, aç bırakılan, kamplara mahkûm edilen çocukların bu vakur, sakin, naif, kabullenmiş hallerinden daha ağır bir suçlama olamaz. Hangi gazetecinin, hangi politikacının söylevi şu çocukların bakışları ve duruşlarıyla suratımıza çarptıklarını anlatabilir ki? Hangi kitap dünyanın bir büyük zaliminin şerrinden kaçarken bir başka zalimin yanında dişimizi sıkmak zorunda kalışımızı yazabilir? İyiliğin, merhametin, yardımın bayraktarlığını yaptığımız için Batı tarafından bin tane sopayla dövüldüğümüzü hangi şiirin hangi dizesi zihnimize Ümran’ın kanlı sol gözü gibi nakşeder? Hangi büyük düşünür, hangi aydın iki tane Müslüman çocuğu Real Madrid’in stadına götürmekle, tablet bilgisayar hediye etmekle, Obama’ya tweet attırmakla kâfirin o korkunç pisliğini örtmeyi başarabildiğini Aylan’ın sıyrılmış kırmızı tişörtü kadar net açıklayabilir?

Ümran bize büyük çaresizliğimizi hatırlattı. Özgürce, Müslümanca, huzurla yaşasınlar diye, geceleri düşman füzeleriyle uyandırılmasınlar diye mücadele edilmesi gereken evlatların yalnızca bu ülkede değil, dünyanın her yerinde yardımımıza muhtaç olduğunu hatırlattı. Onları zalimlerden koruyacak kadar büyük kanatlara sahip olabilmemiz için çok uzun yollar kat etmemiz, yıllarca sebatla çalışmamız, bir dakika bile mola vermememiz gerektiğini hatırlattı. ABD’nin, Rusya’nın, Çin’in, Almanya’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın, İtalya’nın hiçbir zaman, hiçbir şartta, hiçbir şekilde dostumuz olamayacağını, onlardan daha güçlü hale gelene kadar kuracağımız mecburi ilişkilerin bu açık hakikati perdelememesi gerektiğini hatırlattı.

Ümran Dakneş, beş yaşında, Arap. Bir gece kalktı ve kendi kanına bulanmış eliyle bize ağır bir tokat attı. Öfkeyle değil hüzünle atılmış bir tokat. Hak edilmiş bir tokat. İşe yarasın diye sabahlara kadar dua etmemiz gereken bir tokat.

Benzer konular