Bizi büyüten hikâyeler

Hepimiz hikâyelerle büyüyoruz. Aldığımız oksijen gibi, yediğimiz yemek gibi, içtiğimiz su gibi, hikâyeler de bizi besliyor. Ruhumuza, zihnimize şekil veriyor. Kimi zaman masallar, kimi zaman bizi yetiştiren büyüklerimizin hayat hikâyeleri, onların da bir sözlü miras olarak, ecdadlarından kalan tek varlık olarak sakladıkları aile hikâyeleri. Yaşanmış savaşlar, göçler, geri dönüşler, yoksulluk ve direniş hikâyeleri…
Babadan veya dededen bir evin, bir bahçenin, bir mülkün kalmayışına bahane bu hikâyeler. Şanslı olanların değerli eşyaları çocuklarının eğitimi için harcanmış. Kiminin çocukları baba mirasını kumarda yemiş. Bazılarının malı mülkü düşman tarafından yağmalanmış, yerle bir edilmiş. Bahtsız olanlarınki kardeşler arasında çıkan miras kavgası sonucunda uçup gitmiş…
Bütün bu fırtınalar ardında kalan hikâyeler var. Nakledenin kapasitesine göre belki biraz değiştirilmiş, ilaveler yapılmış. Ama aslı yaşanmışlık kokuyor, duygularımızla yoğrulmuş yaşanmışlık…
Kurgu ağır basınca, edebî değeri daha yüksek olabilir, fakat ben yaşanmış hikâyelerden daha çok etkileniyorum. Bu yüzden bazı eserleri bir edebiyat teorisiyeni gözü ile bazılarını samimi bir okur gözü ile okumayı öğrendim. Bazı eserleri birkaç defa okuyup, her okuyuşta başka bir gözle bakabiliyorum. Her seferinde başka bir “bana” hitap ediyorlar.
Bizi yetiştiren, besleyen hikâyelere baktığımızda, hemen hemen her kuşağın sıfırdan başlamasının nedenini açıklayan hikâyeler olduğunu görüyoruz. İçlerinde hüzün, hasret, acı da olabilir. Nefret olmaz ama yakışmaz bize. Bazen bu hikâyeler içimizden bir tablo, bir beste, bir şiir olarak çıkar. Bazen bu hikâyeler içimizde, bizimle beraber büyür, olgunlaşmış vaziyyette – ruhumuzun, zihnimizin veledi olarak roman veya film şeklinde doğar. Türkçe olarak yazılmış, Boşnakları anlatan hikâyeleri kastediyorum, ama beş günlük bir Bosna gezisi sonucu olan hikâye ve romanları değil.
Yavuz Bubik “Kırkta Bir” kitabında “Hersek” kökenli ailesinin göç hikâyesini anlatmış. Öyle ki Hersek’teki evlerinde kendimi bir aile ferdi olarak görüyorum, heybeleri hazırlıyor, yola çıkıyorum. İzmir’in hâlini görünce şaşırıyorum, Afyon’da yeni hayatlar kurarken ev topluyorum, halalarımın çeyiz sandıklarını düzenliyorum…
Bu günlerde vefatının (veya vuslatının) birinci yıldönümü olan eczacı, Üsküdar beyefendisi, müzikşinas, gönül ehli ve şair Memduh Cumhur’la “Tuna ile Hasbihal” ederken, yeryüzündeki kayıp vatanın, bölünmüş vatanın acısını çekiyorum. Vuslat’ta ise, hedeflediğim ebedi, baki vatan. Bir gün, “En Sevgili”nin huzurunda, ebediyette, cennet bahçelerinde Memduh Beyle sohbetimiz nasip olur inşallah. Fenada ve bekada hemşehrim.
İsmet Tokgöz’ün “Bursa Yazıları”nda, Emir Sultan Mezarlığı’nda annesinin mezarını bulamayan bir göçmen çocuğu oluyorum. Hiç görmediğim, bilmediğim, memleket dedikleri yerde bir teyzem varmış.
Cemil Kavukçu’nun Teferiç hikâyesiyle yedi yaşında bir muhacir çocuğu oluyorum. Ana dilimde söylediğim bir kelime beni ifşa ediyor. Öteki olduğumu düşünüyorum… Daha sonra bulunduğum ortama bir aidiyet duygusu…
Bu eski nesille bitti mi hikâyelerimiz?
Bitmedi…
Fatma’nın ruhunu Emira’nın anlattıkları beslemiştir. Kimliğine şekil vermiş annesinin hikâyeleri. Aralarında son savaş hatıralarımız var. Ortak yaşantımız, Emira ile Hakan’la, arkadaşlarla…
Bunun meyvesi, Fatma Albayrak’ın “Savaş pazartesi bitecek” kısa romanı bugünlerde yayınlandı. Yıkanmış, yüz hatları yumuşatılmış bir savaş çıkıyor önümüze bu vesileyle. Yine de gözlerinden, hareketlerinden, sözlerinden gerçekliğini anlıyor ve hatırlıyorum. Savaşın bu pazartesi bitecek ortak ümidimizle…
Otoriter babalarımızın deyişiyle; inanmak, ümit etmek zorundayız, hem de unutmayarak. O kitapta ben de varım ama gençliğimdeki ısrarımı ve inadımı göremedim bu karakterde, daha çok bugünkü, Fatma’nın tanıdığı Amina’ya benziyorum. Olduğumdan çok daha nazik, çok daha ince genç bir kadın olarak…
Bu hikâye de bizi anlatan, bizi şekillendiren, unutturmayan hikâyelerimizden.
Geçmişimizin, gerçeğimizin bir parçası.
Hüzün, ümit, hasret, acı, aşk, her şey var içinde. Sadece nefrete yer yok, yakışmaz çünkü…


Yazarın diğer yazılarını görüntüle:

Benzer konular