Biz, birbirinden habersiz büyük bir cemaatiz

Turgay Bakırtaş

5336055623

Paris’te, kendisiyle röportaj yapmak için Walter Benjamin’in evine giden bir muhabir, çalışma odasında yeni alınmış birkaç koli kitap görür ve biraz da alaycı bir şekilde “Tüm bu kitapları okuyabilecek vaktiniz olduğuna inanıyor musunuz?” diye sorar. Benjamin, muhabire şöyle cevap verir: “Kitaplar yalnız okumak için değil, aynı zamanda birlikte yaşamak için vardır”.
Benjamin’in bu harikulade “bahanesini” görür görmez dört elle sarılmıştım ama önce annem, sonra da eşim bu numarayı yutmadılar. Kitap satın alma hızımın okuma hızımdan en az iki kat fazla oluşunu gizleyecek takatim de kalmamıştı zaten. İşin kötüsü, bu iradesizliğimden ötürü kendime kızıyordum. Fakat sonraları, insanlarla tanıştıkça, ilişkilerim çoğaldıkça gördüm ki kitaplarla arasında aşka benzer bir bağ olan herkesin üç aşağı beş yukarı benzer “manyaklıkları” vardı. Ve kitap satın almak bunların en sıradanlarından biriydi.

Hatırlıyorum, ilk gençlik yıllarımda, etrafımda bir deyim türemek üzereydi: “Turgay’dan kitap almaktan bile zor”. Bu konuda Nemrut gibiydim hakikaten; en yakın arkadaşım bile olsa, önce “neden benden kitap istiyor” diye suratımı ekşitir, bir bahaneyle geçiştirmeye çalışır, baktım olmuyor çek senet mafyası gibi bin bir ölümcül uyarıyla verirdim istediğini. “Gidin kitapçıdan alın lan, benim babam da Sabancı değil, para biriktirip alıyorum” diye de atarlanırdım. Laf aramızda, bu öfkem hiç de haksız değildi. Zira hiçbiri kitaba benim gibi sevgiyle, merhametle, hassasiyetle yaklaşmıyordu.

Hiç unutmam, bir keresinde en yakın arkadaşlarımdan birinin çok da samimi olmadığım sevgilisi benden Ahmet Altan’ın Kılıç Yarası Gibi romanını istemişti. Basiretim bağlandı, hayır diyemedim. Ayrıca naif, sakin yaradılışlı bir kızdı, bizim ayılar gibi tembihlenmeye ihtiyacı yok görünüyordu. Kitap, tam dört gün sonra döndü bana. Ama bir kitap olarak değil. Bir “kâğıt yığını” olarak bile değil. Savaşta bir kolunu ve bir bacağını yitirmiş, görme yetisi yüzde seksen kaybolmuş, insanlar ismini söylediğinde yüzlerine uzun uzun, anlamsızca bakan perişan bir asker gibi döndü.

O an nasıl bir yemin ettiysem artık, yıllar boyunca kimseye kitap vermedim. Tek istisna eşim oldu. Henüz evli olmadığımız zamanlarda kendisine kitap veriyordum ama nasıl, anlatsa da dinleseniz. “Kitap okurken çay-kahve içmeyeceksin, yok eğer çok istiyorsan okumaya ara verip içecek, kitaba sonra döneceksin. Kitabın kapağını doksan dereceden fazla açarsan ilişkimizi gözden geçirmek zorunda kalabiliriz. Herhangi bir sayfanın kenarına not alacağına yahut satırların altını çizeceğine kafama bir kurşun sık daha iyi. Kitabı bir poşetle sarıp sarmalamadan zinhar çantana atmayacaksın.”

Keşke sorun yalnızca “diğerlerinde” olsa. En fazla kitap vermezsin, gidip de gelmeyen kitabının yerine yenisini alırsın olur biter. Asıl mücadele, asıl “manyaklık” evde, kendinle baş başa kaldığında başlıyor.

“Şimdi bu kitaplar raflara hangi sistemle dizilecek?” Sadece bu soru üzerinde bir hafta düşünülür. Yazarına göre mi? Mantıklı ama farklı yayınevlerinden çıkmış kitapların ya ölçüleri ya tasarımları uyuşmadığı için nahoş görünüyorlar. Türlere göre mi? Aynı sorun burada da geçerli, üstelik bazı kitaplar birkaç farklı türde değerlendirilebilir. Yayınevine göre mi? Estetik takıntınız üst seviyedeyse en mantıklısı bu ama böyle yapınca da Dostoyevski’lerin bir kısmı orada bir kısmı şurada kalıyor. Hadi diyelim yazarın tüm kitaplarını -mümkünse- aynı yayınevinden aldınız. Mübarekler yerinde durmuyor ki… İletişim Yayınları örneğin, aldın Tutunamayanlar’ı koydun rafa, güzel. Bir sene sonra Korkuyu Beklerken’i aldın, Tutunamayanlar’ın yanına koydun, hâlâ güzel. Sonra bir gün gidip Tehlikeli Oyunları aldın ve şok şok şok, sırttaki düz “İletişim” yazısı gitmiş, yerine kirpi logolu olanı gelmiş! Yahut daha fenası, Can Yayınları sen tut onca senelik beyaz kapaklarını terk et, her kitaba farklı renkte tasarım yapıp güzelim rafı mahvet…

Daha böyle ne problemler var. Geçenlerde bir sabah evden çıkarken, akşamdan hazır ettiğim bir kitabı çantaya attım. Sonra fark ettim ki içine ayraç koymamışım. Yaklaşık beş dakikam “doğru ayraç” uğruna kayboldu gitti. Ayraç kitabın kapağıyla uyumlu mu? Ayracın boyu kitaba göre fazla mı kısa, fazla mı uzun? Ayraçta alakasız bir yazarın/romanın tanıtımı mı var?

Anlattıklarım, bu taraklarda bezi olmayanlara acayip gelebilir. Geliyordur da zaten. Onları “Eh, içkimiz yok sigaramız yok, lüks zevklerimiz yok, bırakın da kitap sevelim biraz” deyip geçiştiriyorum. Yalan da değil hani, seviyoruz kardeşim, elleşmeyin. “Bunların hepsini okudun mu şimdi sen” diye sormayın. Vakti gelince hepsi okunacak elbette.

Ara sıra bazı genç arkadaşlarla buluşuyoruz, sohbet çok geçmeden okumaya, dolayısıyla okuma ritüellerimize geliyor, diyorlar ki, “Turgay Abi, ben de yalnız kendim böyleyim sanıyordum, şimdi sen anlatınca nasıl hoşuma gitti anlatamam, meğerse aynı düşünüyor, aynı şekilde davranıyormuşuz”. Buna karşılık ben de kendilerine şu söylevi hediye ediyor ve en az onlar kadar mutlu ve umutlu biçimde arkama yaslanıyorum:

“Canım kardeşim, biz, birbirinden haberi olmayan büyük ve güzel bir cemaatiz. Sırf arkadaşlarımız oflayıp pufluyor diye yıllarca kitapçıları yalnız başımıza gezdik. İnternetten satın alacağımız kitabı dahi önce bir yerlerde bulup okşadık, sevdik, sohbet ettik; biz onu istiyoruz ama acaba o bizi istiyor mu diye yoklama çektik. Kitaplarımızdan birinin köşesi kenarı yırtıldığında ayak serçe parmağımızı sehpaya çarpmışçasına acıyla titredik, boşluğa küfrettik. Yeri geldi 2 liralık tavuk dönere talim ettik, yine de kitap rızkımızı yele vermedik. Üstelik tüm bunları, sanki bir suç işliyormuşuz, sanki yalnız bize mahsus psikolojik bir rahatsızlığın pençesindeymişiz gibi gizledik. Bizi güzel bir cemaat yapan da bu oldu zaten. Dünya döndüğü müddetçe de bu olacak.”

Benzer konular