Biraz şehidiz, biraz yetim

Turgay Bakırtaş

En doğrusunu psikiyatristler bilir ama büyük ihtimalle bu satırları “travma sonrası stres bozukluğu” yahut ona benzer bir etkinin altında yazıyorum. 15-16 Temmuz’da ne yaşadığımızı uzun süre daha idrak edemeyeceğiz sanırım. Evet, kâğıt üstünde bir ihanet ve kahramanlık gecesiydi, eşi benzeri görülmemiş bir terörist ayaklanmayı ondan daha eşsiz, daha benzersiz bir direnişle bastırdık. Peki ama aslında biz o gece ne yaptık?

Geriye dönüp baktıkça bir yandan ağlıyor, bir yandan gülüyor, bir yandan öfkeye boğuluyor, bir yandan gururlanıyor, bir yandan da endişeleniyorum. Yalnızca 9-10 saate sığdırılmış, dönüp dönüp kendime “Bunları gerçekten yaşadık mı” diye sorduğum sayısız hikâye, yalnızca bana değil, o geceye şahitlik eden herkese aynı şaşkınlığı yaşattı: “Biz neymişiz be abi…”

Ünlü “Esir Şehir” üçlemesini okuduğumda, Kemal Tahir’in yan karakterlerden Fatma Hanım’ı inanılmaz bir saygıyla andığını, ondan bahsederken bir romancı olmaktan çıkıp tarihe şahitlik eden coşkulu bir vatansevere dönüştüğünü görmüştüm. Tahir’in kalemini böylesine coşturan, ona bir romancı olduğunu unutturan bu insanları bir gün ben de tanır mıyım diye düşünürdüm. Fakat 15 Temmuz gecesi gösterdi ki ben o insanları, o isimsiz kahramanları yalnızca tanımıyor, onlarla aynı sokakta yürüyor, aynı otobüse biniyor, aynı masada çay içiyor, aynı safta namaza duruyormuşum. O insanlar mahallemdeki çaycı, hastanedeki doktor, okuldaki hoca, yan binadaki Selma teyze, berberin çırağı Ali, meyve reyonundaki Murat abiymiş zaten.

Mesela Ankara’nın Kazan ilçesinde sevimli bir amca çıkıyor, başlıyor anlatmaya: “Didileğ ki inkılap oluyoomuş, Dayyibi gorumağa gidiyoz didileğ”. Yüzünüzde koca bir sırıtışla izliyorsunuz ama hikâyenin sonunda o olayda çok sayıda kişinin katledildiğini öğreniyorsunuz. Ama 70 yaşındaki Mustafa Amca rahat, o yaralı haliyle bir daha çağırsalar bir daha gidecek, yatağa bağlasalar ipleri söküp gidecek. Ve en fazla, vatan için kendinden vazgeçmemiş de okey masasında beklediği taş gelmemiş gibi hayıflanacak: “Ama biz boş giddik…”

Gözlüklü, temiz yüzlü, bu yazıyı okuyorsa affına sığınıyorum ama “mevzuya gidilirken aramayı aklına getirmeyeceğin” naiflikte bir arkadaş, Sabri Ünal, ta Pendik’ten kalkmış Üsküdar’a gelmiş, komutanlarla sözlü tartışmaya girmiş, biber gazı sıkmış, kendini taş attığı tankların altında bulmuş… Yaşadıklarını bir eski zaman TRT spikeri gibi, şehirli bir centilmen gibi tane tane anlatıyor. Bir çocuk gibi saf, gözleri yaşararak şöyle bitiriyor sözlerini: “Ben Laos’ta bir ‘abi’nin evine misafir oldum, onunla yan yana namaz kıldık. İnsan hiç birlikte namaz kıldığı birinin üstüne tank sürer mi?”

Çengelköy’e gidip kanlı gecenin şahitleriyle yüz yüze konuşuyorum. Fotoğraflarını çekmek, video kaydı yapmak isteyenlere dahi sanki bu çok ayıp bir şeymiş, “Altı üstü canımızı, kanımızı ortaya koyduk, bununla mı övünüyorsun derler adama, rezil oluruz” korkusu taşır gibi zorla izin veriyorlar. “Siz kahramansınız” diyorum, “Yok be abi, kahramanların hepsi öldü” diyorlar. Sanki iki gece önce asker kılıklı teröristler Çengelköy’den dışarı çıkamasın diye 12 şehit, 100’e yakın yaralı vermemişler, sakin sakin çaylarını içiyorlar, övüldüklerinde başlarını başka yöne çeviriyorlar.

Ankara’dan şahitlikler geliyor, yağmur gibi kamera kaydı düşüyor internete. Caddelerde ölüm kusan zırhlı tankların üstü insan kaynıyor; biri düşüyor diğeri atlıyor, biri eziliyor onun yerine beş kişi daha geliyor. Yere düşen bir akide şekerine karıncaların hücum etmesine benziyor görüntü. Karınca gibi azimli, karınca gibi güçlü insanlar, ve karınca kadar çoklar. Bacağından, göğsünden, başından vurulan vurulana. Hiç mi korkmuyorsun? İnsan gayriihtiyari iki adım olsun geri kaçmaz mı? Yok. “Sen tanksan ben insanım, seni ben yaptım, sen ancak bana itaat edebilirsin” diyen bir irade, vahşi bir hayvanı terbiye ediyor sanki.

Boğaziçi Köprüsü’nde bir anne ellerini kaldırarak askerlerin yanına gidiyor, “Oğul” diyor, “Gel etme eyleme, sen bu vatanın evladısın, halkına kurşun sıkamazsın”. Ama o evlada o kurşunu sıktırıyor, o anneyi vurduruyorlar. Peşinden beş anne daha gidiyor, on anne daha gidiyor. Kamyonlarla, kepçelerle, motosikletlerle gidiyorlar. “Ben gidiyorum, hakkını helal et” diyenlere “Sen hâlâ evde mi oturuyorsun!” diye bağırıyor, kızıyorlar.

Baştaki soruya dönelim, biz o gece ne yaptık? Neydi bizi böyle gözü kara sokaklara döken, kurşunların, tankların önüne iten? Niye çocuklarımızı aman uyanmasınlar diye sakince öpüp, belki son kez koklayıp, sevdiklerimizle helalleşip sokağa fırladık?

Biz, o gece kim olduğumuzu hatırladık. “Abi herkes de bize düşmanmış yav” diye bir geyik muhabbeti haline getirilen düşmanlarımızın belki de bu rahatlık sayesinde ense kökümüze kadar sokulduklarını anladık. Etrafımız kuşatan terör örgütlerinin, vurulacak bu “son darbe” için bizi zayıflatmaya, oyalamaya ve bölmeye çalıştıklarını fark ettik. Bize bunu tarih boyunca kaç kere daha yapmaya çalıştıkları geldi aklımıza. Biz, o gece hakikate uyandık. FETÖ’nün adi, iğrenç bir cemaatten öte, bu milleti mertçe dövüşerek alt edemeyeceğini bilen güçlerin yönettiği köklü bir ihanet projesi olduğunu anladık.

Biz, o gece ayağa kalktık ve namusumuza uzanan o eli kırk yerinden kırdık. Biz o gece Mustafa Cambaz, Halil Kantarcı, Ömer Halisdemir, İlhan Varank, Erol ve Abdullah Tayyip Olçok, polis ikiz kardeşler Ahmet ve Mehmet Oruç ve daha nice eli, ayağı, alnı öpülesi kahraman eliyle yumruk olup düşmanın gözünde patladık.

Şimdi biraz gerginiz, biraz üzgünüz, biraz gururlu, biraz sevinçliyiz. Yılan yeniden başını kaldırmasın diye çoluk çocuk, dede nine demeden meydanlarda nöbet tutuyoruz. Yorgun argın eve dönüp uyumadan önce kırk kişiyi “Aman bir şey olursa haber ver” diye tembihliyoruz. Şimdi biraz asker, biraz savaşçıyız. Sabah uyanır uyanmaz, o iki-üç saatlik uykumuz esnasında yine bir köpeklik yapmışlar mı diye hemen haberleri açıyoruz. Şimdi biraz kahraman, biraz şehidiz. Kedileri ihmal ettik nöbet tutarken, çocuğu yıkamayı unuttuk, onlarla ilgileniyoruz. Şimdi biraz yetimiz, biraz çocuğuz. Bir merhamet eli başımızı okşasın diye bekliyoruz.

Benzer konular