Bir zamanlar askerde

İnsanın kendine hiç yaşanmamış bir geçmiş uydurma çabasını eskiden beri ilgi çekici bulurum. Hayatımızın büyük bölümü kendimizi birilerine sevdirme, kabul ettirme ya da dayatma uğraşıyla geçiyor. Hakkımızda konuşulmasını, önemli biri olarak tanınmayı önemsiyoruz. İnsanlar bize geçmişimizden, yaptıklarımızdan, önemimizden dolayı saygı gösterirse hayatın daha anlamlı hale geleceğini düşünüyor, bunu şiddetle arzuluyoruz. Yaşam öykümüze bu saygıyı uyandıracak “küçük dokunuşlar” yapıyoruz.

Askerlik, erkekler adına bu “sahte geçmiş” için mükemmel bir imalat sahası. Son derece güvenli bir defa, etrafınızda sizi yalanlayacak şahit bulunmuyor. Askerdeki arkadaşlarınız genellikle çok uzakta olduğu ve muhtemelen hiç görüşmeyeceğiniz için yaşanmamış öykülerinize şerh düşemez. Memleketin ücra köşelerinde dolaşıp durdukları ve askeriye habitatının dışına çıkmadıkları için komutanlarınızla karşılaşma olasılığınız çok düşüktür. Eğer hedef kitleniz de askerlikle henüz ilgisi olmayan bir topluluk ise çekinmenizi gerektirecek hiçbir şey yoktur ortada.

Peki, neden askerlik anıları hep abartılıdır?

Silah altına alınana kadar yüzlerce askerlik anısı dinlemiştim. Hepsi de sanki yarı açık cezaevi benzeri bir hayata atılmamış da Como gölü kıyısında kamp kurmuş, günlerini ceylan avlayıp peri kızlarıyla dans ederek geçirmiş gibi bir kurgu getirmişti önüme. İşin tuhafı, hedef kitleye sunulan bu senaryonun alternatifi de aynı derecede şişirilmiş kara bir distopyaydı; askere gitmek yerine büyücülük suçlamasıyla engizisyonda yargılanıp yakılarak ölüme mahkûm edilmiş bir cadı intibaı uyandırırlardı dinleyende.

Bir tarafta bölük komutanına açıktan sövenler, nöbetçi subayı süründürenler, babasının çiftliğindeymiş gibi cep telefonu kullananlar, koğuşa istediği her şeyi sokanlar, canı çektiğinde esrar içenler; diğer tarafta “Komutan bana taktı”lar, “Bir arkadaşım dayanamadı intihar etti”ler, beş kez firar edenler, yedi gün aç-susuz dağda gezenler, sırtından sopa eksik olmayanlar… Bunları gerçekten yaşayanlar vardır elbette, ama sanmıyorum ki anlatmak için yanıp tutuşsunlar.

Benim için askerlik demek “düşünmek” demekti. Bazı günler toplamda yedi saati bulan tek kişilik nöbetler boyunca zihnimden nelerin geçtiğini bir Allah bir ben bilirim. Gerçi çoğu, bulunduğum şartlar gereği oldukça karamsar düşüncelerdi ama yirmi yaşında toy bir delikanlı olarak hayata dair “gerçek” bir şeyler öğrendiğimi hissetmekten mutluluk duyuyordum. Ben de herkes gibi güzel dayaklar yedim, saatlerce sırtımda ağır yüklerle dağ bayır yürüdüm, hakaretlere maruz kaldım, günde sadece dört saat uyumaya alıştım. Fakat bunlar sadece ilk haftalarda garip geldi. Sonrasında hepsi bir biçimde derin düşünce seanslarına dönüştü. En azından o yaşlarda “derin” zannettiğim düşünce seanslarına. O kadar küçük şeylerden öyle tuhaf yerlere varıyordum ki bir ara deliriyor muyum şüphesi düştü içime. Reçel mesela, sevmeyen birisi değilim ama evde sofraya gelip gittiği haftalar boyunca elimi sürmezdim askerden önce. Aynı reçel, üzerimde haki elbise varken başka bir şey oluverdi. Haftada iki kez kahvaltıda verilen, altı üstü 20-30 gramlık gül reçeli bayram yaşatıyordu bana. Yetmiyordu. Çılgın gibi yeminler ediyordum; askerliğim bitsin, İstanbul’un marketlerinde gül reçeli bırakan Turgay’ın Allah müstehakını versindi!

Sabahleyin iki lokmada götürdüğüm azıcık reçeli bu kadar arzuluyor olmam uzun nöbetlerde dikkatimi çekmeye başlamıştı. Manyak mıydım? Bu muydu hayatıma biçtiğim yön? İnsanın daha önemli, daha yüce şeyleri arzulaması gerekmez miydi? Derken, o yaşta ne kadar olgunlaşabilirse o kadar olgunlaşmış olan aklım, aslında reçele çok da bayılmadığımı, bu denli derinden arzuladığım şeyin “kısıtlanmamak” olduğunu fısıldadı kulağıma. 30 gram değil de kovayla verseler bile sırf kendi istediğim miktarda değil de “bana biçilmiş olanı” aldığım için daha fazlasını isteyecektim. İstediğim şey, “istediğim şeyi” yapabilmekti. Boyun eğmek zorunda kalacağım bazı kurallar, istemediklerimi de istiyormuşum zannetmeme yol açıyordu. Bunun farkına varmak, hayatımda aldığım en büyük derslerden biriydi.

Sonra ne oldu dersiniz? Bir aydınlanma elbette, bir uyanış, yıllar sonra gelen bir uyanış. Nasıl mı? Şu kadarını söyleyeyim; askerliğim biteli tam 16 yıl oldu ve bu süre zarfında hiç gül reçeli yemedim. Tıpkı artık dayak da yemediğim ve dört saat uyumaya mecbur olmadığım gibi. Orada oldu, orada bitti. Beni karizmatik gösterecek, büyük bir heyecanla anlatılacak şeyler değildi.