Bir yerlerde gelişiyor Siyahkalem

Cihan Aktaş

Yaşayamayan insan yazar, derler. Bana ise resim yapamayan insan yazıyormuş gibi gelir. Romancının çabası, ressamın desenini çeşitli hikayelerle yorumlama yolculuğudur bir bakıma. Siyahkalem, Goya, Miro ve Erol Akyavaş gibi ressamlar sanat gibi edebiyatı da mağara duvarlarındaki resimlere geri çevirerek, üzerine yeniden düşünmenin sorularına açtılar.

Bu sanatçılarda bana önemli gelen ortak bir özellik, soyutlamalarla iç varlığı kurcalamanın yanında kendini belli eden bir gündelik hayat ilgisi, böylelikle resmi olmayan bir kayıt birikimi. Mesela Siyahkalem’in kişileri, binek hayvanlarını gözden geçiren kaygılı yüzlü tüccarlar, çamaşır yıkayan ahali, güç gösterisinde bulunan cengâver, dans eden şaman, Maveraünnehir havzasını çağrıştıran gündelik hayatın rutin düzeninin simaları. Esrarengiz ressam, Türkistan üzerine bildiklerimizi şaşırtan desenleri tarihi başka bir açıdan okumaya götürürken, dünyada pek değişmeden tekrarlanan üzerine düşündürüyor. Çıldıran tabiat, tekinsiz hayvanat hatta insanlık bahçesi, faal ve zengin İpek Yolu zemininin haleti ruhiyesini yansıtan siyahkalem figürleri. 20. Yüzyılda Ferşçiyan’da daha mutedil çizgilerle beliriyor benzeri figürler; 19. Yüzyıl’da, o çizgilerin taşkın versiyonlarını Rosetti’de de görmüştük hoş.

Zor dönemler,  daha çok katastrofiler, yani toplumların keskin dönüşüm süreçleri sanat ve edebiyatın dilini elbette etkiliyor. Bugün “Mehmet Siyahkalem” adıyla tanıdığımız ressam öylesine kaotik bir dönemi resmetmiştir ki kendisi de somut insan ve sanatçı olarak desenlerinin temsili içinde kaybolmak zorundadır sanki. Konuşmak da konuşmamak kadar ağır gelmiş olmalı. Sanat ve edebiyat yoluyla hicap aynı zamanda dönemin tutarsızlıklarına tahammülün de yolu.

Dünya toplumları hiçbir zaman son derece sakin dönemler yaşamadılar, en azından Habil’in Kabil tarafından öldürülmesinden itibaren bildiğimiz bir çatışma, zalimin zulmüyle mazlumun âhı arasında gidip gelen sayısız hikayede tekrar ediyor. Bazen büyük bir ekonomik veya siyasi kriz sırasında rutin döngü başka bir şekilde çığırından çıkabiliyor. Bir felaket yaşanıyor ve bıçak gibi ikiye bölünüyor hayatın akışı.  Güler yüzlü, iyi yürekli ve nazik insanlar canavarlaşıyor. Küfür bilmeyen ağzını toplayamaz hale geliyor. Nazik bilinen hoyratlaşıyor. İyi arkadaşlar tartışıyor, düşmanlar yakınlaşıyor, linç kampanyaları olağanlaşıyor. Dünün doğrusu bugünün yalanına dönüşüyor, dünün kahramanı hain olarak gösteriliyor veya tam tersi oluyor. Biri diğerini eziklikle, diğeri ötekisini paçozlukla suçluyor. Aykırı yorum hainlikle bir tutuluyor, söz, içeriğine göre değil söyleyene bakılarak tartılıyor. Tutku küfürle, aşk yalan becerisiyle hesaplanıyor. Bugün dost olan yarın kuyunu kazmaya başlamaz mı, evine giren çıkan, evine davet eden aslında sözlerini hayra yoran biri değil miymiş, bilinemez oluyor bu soruların cevabı.

Türkiye’ye sığındıktan sonra çalışma imkânı verilmediği için neticede ABD tarafından davet edilen bir bilim insanının hikayesi, bu dönemin kaosunu ifadede açıklayıcı olabilecek ayrıntılarla örülü. Karısıyla çocuklarını iğneli ve şarapnelli 116 tane küçük bombanın bulunduğu bir füzeye kurban verdi, adı medyada geçmeyen bu mülteci. İnsanların yaşadığı bölgelerde kullanılmaması gereken bir füzeymiş sözü edilen. Saldırıda ölen 16 kişiden 7’si onun ailesindendi. 4 yaşındaki oğlu annesinin parçalanmış bedenini dışarıya taşımak zorunda kaldı.   Kızı ise hala boynunda şarapnel parçasıyla yaşıyor. Travma mide kanserine dönüştü zaman içinde. Yazdığı kitaplardan biri üniversitelerimizde okutuluyor, buna rağmen çalışma izni alamadı ülkemizde, ancak Türk mimarlara sudan ucuza gelen projeler çizerek üç beş kuruş kazanabiliyordu. Sonra Obama onu ülkesine davet etti.

Biri bu olanları yazmalı, çizmeli, duyularımızı ve aklımızın kavrayacağı şekilde anlatmalı, fakat nasıl yapacak? Gerçek, bütün anlatım yollarının yardımını hafife alacak ölçüde baskın ve acı, kangrene dönüşen yara, temsile sığmayacak ölçüde hayatımızı kuşatmış bulunuyor.

Geçen yıl bir mülteci kampını ziyaretim sırasında tanıştığım ailelerin anlattığı hikayelerin her biri çok sarsıcıydı. Genç bir kızın anlattıkları bir savaşın nelere mal olacağı üzerine fikir verebilir. Kendisi şöyle anlattı: “… derken Esad askerleri kapıya ateş etmeye başladı ve kapının kilidini kırdılar. Bu arada babam, namusuna zarar gelmesindense öldürürüm daha iyi diye can havliyle beni duvardan duvara çalmaya başladı, beni öldüremeden içeri gireceklerini anladığı zaman ise bıraktı, kapıyı açtı. Askerler hakaret ve dayakla dışarı çıkardılar babamı. Ben ve kardeşlerim saklandığımız yerlerden çıkarak askerlerin ellerini ayaklarını öperek yalvarıyorduk askerlere, babamızı öldürmemeleri için.”

Kim, bu sahneyi nasıl tasvir edebilir, mürekkebine gözyaşı karıştırmadan… Siyahkalem’in çizdiği bütün o korkunç varlıklar, anlatılamazın maskeleri olarak anlaşılır hale gelmiyor mu?

“Biz kurtulduk, ama aslında psikolojik olarak ölüyüz. O gün bizim için her şey bitti. Kaderimiz böyleymiş. Hayatta bizim payımıza da düşen buymuş” diyordu Suriyeli bilim insanı. Hayat devam ediyor ve bir saksı çiçeğe odaklanıyor yaralı kalpler.  Saraybosna’da, mülteci kampının dar aralıklarında, Diyarbakır sokaklarının bir girintisinde karşınıza çıkıyor bir saksı hanımeli… Yara, güzelliğe muhtaç, sanat yarayı tasvire meyliyle anlamlı.

Siyahkalem değilse de okulundan gelenler, onun renkleriyle munis simalı kediler çizmeye ihtiyaç duydular zamanla. Hayat, imkân ve ihtimal demek.

Dönemlerin ifadesi olarak sanat, bazen buracıktadır ve görülmez. Çünkü çoktandır bilinene, konuşulması alışılmış olana dönüktür ortalama dikkatler, bu daha kolay ve güvenlirdir yeni gelmekte olanı dile getirme sorumluluğuna nazaran.  Oysa alışılmış olana bakıp durmak da bir tür görmezliğe, bakar körlüğe yol açıyordur.

Biz geçmiş zamanın eserlerine yoğunlaşırken bir yerlerde gelişiyor şimdiki zamanın sanatı. Siyahkalem bir yerlerde, örtüler içinde tanıklığını gerçekleştiriyor. Onu tanımaya değer bulmuyoruz. Göstergelerini yadırgadığımız için hor görmeye de hazırızdır zaten. Görkemli toplantılarda adı anılmaz. Figürleri kuşkulu sayılabilir hatta. Yücelttiğimiz, alkışladığımız, nice zaman geçmişin sanatının şimdideki yankılarıdır, o daha güvenli gelir, genellikle böyle olur.

Benzer konular