Bir fotoğrafın kudreti

Hasanali Yıldırım

“Fotoğraf çekmek, beynin, gözün ve kalbin bir olayı aynı ânda hedeflemesidir.”

Henri Cartier-Bresson’un fotoğrafla ilgili görüşlerini içeren Karar Ânı isimli ünlü makalesinin mottosu durumundaki tespit cümlesi.

Fotoğrafla ilişkisi vesikalık düzeyinin dışına taşan handiyse herkesin bir şekilde kulağına çalınan bu cümlesinde Cartier-Bresson, fotoğraf kabul edilen bir görüntünün olmazsa olmazını bir üçlü sacayak üzerinden ifade ediyor. Belli ki bu sacayağının her üç ayağı da dengeyi tutturduğunda ancak o görüntü, sıradanlıktan kurtulup belli bir fotoğrafik ifadeye dönüşebiliyor. Hani ülkemizdeki aydın tayfasının fotoğraf sanatı demekte sakınca görmediği şeye. Hâlbuki resim eğitimi almış, uzun yıllar resim de çizmiş Cartier-Bresson’un, fotoğraf ile sanat kavramını hangi durumlarda yanyana getirdiğine biraz dikkat edilse mesele çözülecek. Cartier-Bresson’a göre de fotoğraf, ancak istisnai durumlarda, o da resmi andırır kimi vasıflarla mücehhezleştiğinde sanata yakınlaşabilir. Başka bir ifadeyle fotoğraf, resim gibi bizatihi bir sanat değil, en iyi ihtimalle sanatımsı sayılması zorunlu bir meşgale; bir teknik.

Evet, teknik. Eskilerin fen dediği şey.

Fen, zenaat, sanat… Sanki biri öbürünün yerine geçebilirmiş gibi hesapsızca beherinin hakkı öbürüne yağmalatılmakta günümüzde.

Görselin hükümranlığı çağı

Biraz dikkatle baktığımızda Cartier-Bresson’un, özellikle görsellerle dolu zamane basınının, üstelik yalnızca gazete ve dergi nev’inden değil, broşür, ilân ve afiş türünden ifade alanlarının bizatihi kendilerinin yanında sanal âlemdeki çeşitlemelerinin de, televizyon ve sinemadaki hareketli görüntülerinin beheri için de geçerli, görünmeyen ama kendisini ve önemini şiddetle dayatan bir ilkeden sözettiğini farkedebiliriz.

Görselin hükümranlık çağı geçen yüzyılda başladı; bu yüzyılı da kapsayacağı kesin. Önümüzdeki kaç yüzyılda hükümranlığını koruyacağına dair kesin bir şey söyleyemesek bile, görüntünün başka ifade türlerine evrilerek yahut kendisinin dışındaki türlerle kaynaşarak yaşamaya devam edeceğini rahatlıkla öngörebiliriz.

Kirleterek!

Ses kirliliğiyle yarışan bu görüntü kirliliği içerisinde rahatlıkla gözümüzden kaçırabileceğimiz bir hususu işaret ediyor Cartier-Bresson’un bu cümlesi. Bize kendisini dayatan veya bizzat görmeyi tercih ettiğimiz fotoğraflara dikkatle baktığımızda, vasıflarından hareketle bu görüntüleri üç dilimli bir piramide benzetmemiz mümkün.

Bu piramidin tabanını teşkil eden, dolayısıyla handiyse bütün fotoğrafların baskın çoğunluğu, Cartier-Bresson’un ifadesiyle söyleyelim, yalnızca gözün hedeflediği ve gözü hedefleyen görüntülerden müteşekkil. Barındırdıkları görsellik üzerinden gözümüze seslenirler ve bizde görsel bir anlama tekabül etmekle iktifa ederler. Başka bir ifadeyle içeriklerini gözümüze sokarlar, dertlerini söyler ve çekip giderler. Yerlerini hızla kendi benzerlerine, onların içeriklerine ve meramlarına bırakmaya hazırdırlar. İfade etmeyi yeterli görecek tarzda göze girmek, zaten gayeleridir bu çeşit fotoğrafların; yani her çeşit görselin.

Göz ve beyin el ele

Piramidin orta dilimini teşkil eden nispeten az, bazı fotoğraflarsa gözün göze iletişimiyle iktifa etmekle yetinmeyen, işin içine gözün yanında beyni de katan, yani hem o fotoğrafı çekenin beyninin tasarlamasını, hem de o görüntünün muhatabının o görselde ifade edileni kavraması için tasarlananı kavramasını mümkün kılacak bir zihni faaliyeti şart koşan, o zihni faaliyete yeterliliği olamayanı ise dışarıda bırakan bir vasıftadırlar. Göz görür, zihin bazı estetik ilkeler çerçevesinde gözün gördüğü görüntünün ya doğal hâlini, yahut muhatap kılınan versiyonunu tasarlar, doğallığından kopararak ona ancak (Belki bu alanda da…) eğitim görmüş insan zihninin kavrayabileceği bir nitelik katar. Böylelikle o fotoğraf doğadaki gerçek hâlinden koparılmakla yetinilmemiş, insan zihninin tasarım süzgecinden geçirilmiş ve ancak benzeri bir tasarımın evrilme sürecinden geçmiş zihnin kavrayabileceği, aynı zamanda tersinden süzme ameliyesini yürütebilecek tarzda terbiye edilmiş kişilerce algılanabilecek düzeye çıkarılmıştır.

Bu çeşit fotoğrafları da kendi içerisinde ikiye ayırabiliriz: Yine bu dilimdeki çoğu fotoğrafı içine alan alt şubedeki fotoğraflarda zihni tasarımın mühendislik düzeyinde seyrettiğini görürüz. Doğru, ortada inkâr edilemez bir zihni tasarım vardır ama iş tam da burada bırakılmak durumunda kalınmıştır. Belgelemenin elbette ötesine geçen bu tasarıma, meselâ yeterince kişisellik eklenememiştir.

Piramidin ikinci diliminin ikinci şubesini teşkil eden fotoğraflarsa bir mühendislik tasarımının ötesine geçmiş, mimari bir tasavvuru mümkün kılacak bir düzeye taşınmıştır. Bu çeşit fotoğraflara baktığımızda, yalnızca fotoğrafçının tasarım yeterliliğini gözlemekle yetinmeyiz, aynı zamanda müşahade ettiğimiz bu tasarımın bizi bir biçimde sarıp sarmaladığını görürüz. O görselde bulunmayan, tersine bizde, bizim içimizde bulunan bir yerlere temas eder bu fotoğraflar. W. Eugene Smith’in Banyoda Yıkanan Tokomo veya İspanyol Köyü isimli ikonik fotoğrafları bu şubedeki ürünlerden.

Ehassül havas yahut piramidin zirvesi

Bir de piramidin zirvesini teşkil eden azınlıktaki fotoğraf örnekleri var. Daha bakar bakmaz bizi ilkin kendilerine çeken, ardından bilinmedik diyarlara taşıyabilen, hayatımızın farklı dönemlerinde bize bambaşka şeyler söyleyebilen, çok farklı ruh hâllerini çağıran, çok anlamlı, çok katmanlı, birçok tahassüs ahvaline gebe fotoğraflar… Yalnızca görüntüsündeki görselleri temsil etmeyen, tersine, daha çok bize aynalık eden fotoğraflar.

Bu tür abidevi fotoğraflardan birine baktığımızda, kendisini nasıl adlandırırsak adlandıralım, ona baktığımızı hemen farkederiz. Bütün görüntülere galebe çalar âdeta. Çünkü tıpkı o fotoğrafın çekilmesi esnasında cereyan eden karar ânındaki gibi beyin, göz ve kalp aynı olayı hedeflemiştir, başka bir ifadeyle aynı anlamı. Bu kertedeki karelerde sanki görüntü olanca sefaletiyle sahneden çekilir ve yerini kalpten kalbe giden bir ifade türüne bırakır.

Tıpkı W. Eugene Smith’in Cennet Bahçesinde Yürüyüş’ündeki gibi. Yahut Sebastiao Salgado’nun Sahra: Istırap Çeken İnsan’daki kareleri gibi.

Ve elbette Henri Cartier-Bresson’un birçok karesindeki kadar.

Veya Ara Güler’in Yağ İskelesi’nde İş Bekleyen Hamallar ‘tablosu’…

Piramidin zirvesi, estetiğin de zirvesi demek aynı zamanda.

Güzel ile estetik farkı

Bu veriler ışığında meseleye baktığımızda güzel ile estetik arasındaki ayrıma ulaşmış bulunuyoruz zaten. Doğada kendiliğinden varolan hâliyle nesneler ve aralarında yine kendiliğinden teşekkül etmiş konumları, bu konumlardan ortaya çıkan nesneler arasındaki tesadüfi irtibatın bizde tezahür ettirdiği görsel hazza güzel (gözel) demekteyiz.

Burada gözden kaçırmamamız gereken husus şu: Doğadaki nesnelere insanın müdahale etmemesi, insan elinin hiçbir şekilde o nesnelere değmemesi değil; insanın o nesnelere ve aralarındaki ilişkiye, tasarım kasdıyla temas etmemesi demek. Çünkü kullanım amacıyla insanın nesneyle kurduğu ilişki, tasarlanmıştakini andırır bir tarzda nadiren estetik bir sonuç doğurur.

Estetik ise nesneye veya bir nesnenin öbür nesnelerle ilişkisine, insan zihninin müdahale etmesiyle ortaya çıkan, insana yine göz üzerinden ulaşan ve algılayanda güzeldekine benzer bir tarzda fakat onunkinden daha çarpıcı ve kalıcı bir etki bırakabilecek görsel bir hazza dönüşen ama içerisinde doğallık yerine kültürü barındıran bir güzellik çeşidi… Eğitim görmüş kişinin, ancak eğitim görmüş kişiye yönelik ‘ürettiği’ bir gayritabii bir çeşit güzelliktir estetik. Öte yandan güzel, eğitim veya (görsel) terbiye şartı aramaksızın, ilkece her insanın algılayabileceği ve etkilenebileceği bilkuvve bir kudret barındırır.

Estetik: Gayritabii güzellik

Güzelin muhatabı herkestir. Ne ki estetik, daha işin başından muhatabını seçme makamındadır. Doğada bizatihi teşekkül eden güzele karşı bütün önyargılardan arınarak bakarız, beğenir veya beğenmeyiz o güzelliği. Fakat yargılama ihtiyacı hissetmeyiz. Ne ki aynı şey estetik için geçerli değildir. Tersine estetik nesne veya sanat eseri, tasarlanmışlığının gereği muhatabında sorgulama ve yargılama haklarını doğurur.

Tasarımdaki eksiklikler veya uygulamadaki kusurlar, estetiğin algısını birebir etkiler. Öte yandan muhatabın tasarım bilgisinin eksikliği de estetik algının tam teşekkülünde ve bu algıdan doğacak hazzın düzeyinde belirleyicidir.

Demek ki fotoğraf, sanılanın zıddına gerçeği her nasılsa öyle gösteren değil, nasıl isteniyorsa öyle görselleştiren bir ifade alanıdır. Fotoğraf görseldeki görüntüyü aktardığında en fazla bize bir malûmat kazandırır. Fakat bunun ötesine geçip o görseldeki görüntüyü göstermekle yetinmeyip bizde gizli kalmış başka bazı görüntülerle irtibat kurmamızı sağlayabilirse o zaman ortaya çıkan hazzı sanat hazzıyla karşılaştırabilme imkânına malik olabiliyoruz.

Fotoğrafın ruha teması

Doğup büyüdüğünüz şehrin eski fotoğraflarını düşünün, yahut aile bireylerinizin. O eski fotoğraflar yalnızca belgesel nitelikteyseler, her biri sizde en fazla nostaljik kimi kıpırtılara yol açabilir. Çünkü sizin hafızanıza inebilmişlerdir ancak. Fakat o fotoğraflar hafızanızın yanında hatıra haznenize de inebilmişse, beyninizin yanında kalbinize de temas edebilmişlerdir demek ki. Olup biten bir eskiden değil, yaşanmış bir tarihten sözetmekteler artık; anlattığım senin hikâyen meselesi…

Burada gözden kaçırılmaması gereken husus şu: Sözünü ettiğimiz bu fotoğrafların estetik bir nitelik barındırmasına da ihtiyaç yoktur. Sizi maziye, eskiye, hele çocukluğunuza taşıması yeterlidir o görüntülerin. Fakat unutmayalım ki sözünü ettiğimiz bu etkileyici deneyim bireyseldir; sizde başlayıp biter. Öyle kolay kolay da başkasını ilgilendirmez. Sözü edilen etkileyiciliğin başkalarını da kapsaması için yegâne şart, o eski fotoğrafın, belge vasfı taşıması ve nostaljik çağrışımlar uyandırmasının yanında estetik bir düzey de barındırması şartıdır. Ancak böylelikle, o eski fotoğrafla duygusal hiçbir geçmiş bağı yaşamayan kişilerin bile, o görsel üzerinden, o görseldeki tarihe, yaşanmışlığa ortak edilmesi sözkonusudur. Üstelik en az o geçmişi şahsen yaşayanlar kadar.

Çünkü insan ister Tanrı’ya inansın, ister tanrılara yahut doğaya veyahut bütün bu inanç türlerinden kendini azat ettiğine inansın, hemcinsinin dışındaki bir makamdan gelenin veya kendiliğinden öyle olanın karşısında haşyete kapılabilir ama takdire gereksinmez. İnsan ancak insanı takdir eder. Gösterdiği görüntü doğada, kendi hâlinde, öylece durmaktadır. Fakat yine kendisi gibi bir fani, ortadaki doğaldan bir dilimi, tam gerektiği gibi kesip koparmış ve ona kendi ruhundan bir güzellik üfleyerek yeniden üretebilmiştir. Bu da ancak takdiri gerektirmektedir.

Beyin, göz, kalp, olay, ân ve bir ruh üflemesi: fotoğraf.

Benzer konular