Bir ‘adam’ öldüğünde…

Gergin zamanlarda yaşıyoruz. Hem memleketin hem de dünyanın üzerinde, soluduğumuz havayı ağırlaştıran bir şeyler var. Sıradan iki insanın otobüs kuyruğundaki itişmesine bile her an bölgesel bir savaşa yol açacakmış endişesiyle bakıyoruz. Bir madende gaz, bir fay hattında enerji birikir gibi stres birikiyor hayatımızda.

Bu zamanlar tüm dini, ideolojik, kültürel farklılıklarımıza rağmen hâlâ sorunsuzca buluşabildiğimiz ortak alanları da etkiliyor artık. Ölüm gibi. Dijital çağın herkese sesini duyurma imkânı vermesi, başımızı önümüze eğip susmamız gereken zamanlarda bile korkunç bir gürültü çıkarıyor açığa. Ölen bir insana rahmet dilemek dahi başınıza iş açabiliyor. Acaba o kişinin bilmem kaç sene önce söylediği şu cümleden haberin var mıydı? Bunu söyleyen birine rahmet dileyerek yaptığın eşekliğin farkında mıydın? Senin gibi birinin daha sorumlu davranması gerekmez miydi?

Evet, ölüm kimseyi susturmuyor artık, aksine coşturduğu bile oluyor. “Karşı mahallenin” bir mensubu öldüğünde kılıçlar çekiliyor; “oh olsun”lar, “zaten şerefsizdi”ler havada uçuşuyor. Polis öldüğünde sevinenler, mülteci öldüğünde siyasi hasımlarını suçlayanlar, çocuk öldüğünde havaya bakıp ıslık çalanlar, ölenin geçmişindeki “sakıncalı” hatıraları ortaya saçanlar… “İyi bilirdik” ittifakı cenaze namazına has bir zorunluluk, bir ritüel sayılacak neredeyse. Toplum, bir insanın iyiliğinde bile birleşemiyor. Zaten gergin ve karamsar olan ruh halimiz, bu tabloyla birlikte karanlık bir çukurun dibine doğru yol alıyor.

Sonra bir gün bir “adam” ölüyor ve tüm resim birkaç günlüğüne aydınlanıveriyor. Onunla ortak hiçbir fikri olamayanlar da dâhil kimse arkasından kötü bir söz söylemiyor. Herkes başını önüne eğiyor, herkes en yakın dostunu, kardeşini kaybetmişçesine hüzünleniyor. Herkes güzel şeyler konuşuyor arkasından, iyiliğine şahitlik ediyor, insanlığına kefil oluyor, hatıralarını paylaşıyor. Bir acı, kısa süreliğine de olsa ruhlarımıza şifa taşıyor.

Bu “adam”lardan birini, Akif Emre’yi kaybettik geçen hafta. Bir sabah, ofisinde poğaçasını yiyip çayını yudumlarken son nefesini verdi. Onu tanıyan kim varsa o son nefesin acısını ta yüreğinde hissetti. Akif abiyi hayatı boyunca görmemiş, onunla tanışmamış olanlar bile ceketini ilikledi, oturuşunu düzeltti. Hep birlikte ağladık, beraber rahmet diledik, bir arada dua ettik ve merhumu elbirliğiyle defnettik. Onu tahmin ettiğimizden de çok sevdiğimizin farkına vardık.

Fakat ortada bir gariplik vardı; hissettiğimiz acının altında görmezden gelemeyeceğimiz kadar büyük bir burukluk, bir umutsuzluk, bir “şimdi ne yapacağız” hissi yatıyordu. Çünkü çok iyi biliyorduk ki Akif Emre yalnızca “önemli bir gazeteci” ya da “başarılı bir belgeselci” değildi. O, şartlar ne olursa olsun asla esnemeyen bir iradeyle vicdanın ve doğruluğun tarafından duran insandı. Biz bin bir bahaneyle bir kavganın içinde harala gürele sürüklenirken, susmamız gereken yerde konuşur konuşmamız gereken yerde susarken, tüm hata ve günahlarımızın hesabını “memleket davası” iddiasıyla bilinmez bir tarihe ötelerken Akif ağabeyin hep doğru yerde durduğunu biliyorduk. O bizim nişan taşımızdı; doğrudan, güzelden, iyiden, vicdandan, adaletten ne kadar uzaklaştığımızı ona bakarak anlıyorduk. Savaş bitip de bir gün eve döndüğümüz zaman, kaybolan kimliğimizi yeniden inşa etmek zorunda kaldığımızda eline, yüzüne, sözüne bakacağımız az sayıdaki insandan biriydi.

Bir “adam” öldüğünde böyle olur işte, geç kaldığınız için kendinize kızarsınız. Neden o gün yanına uğramadım, neden o akşam telefonunu açmadım, neden ofisine uğrayıp selam vermedim, neden gidip röportaj yapmadım, neden kitabını alıp okumadım diye kendinizi yer bitirirsiniz. Bir nişan taşını, bir deniz fenerini daha kaybetmenin şaşkınlığı; bir gün evinize, bir gün “kendinize” dönememe ihtimalinin korkusu kalbinizi sarar.

Ama şükür ki Akif abi ardında tutunmamız için ipler bırakmayacak bir adam değildi. Allah ondan razı olsun, mekânını cennet kılsın. Bizi de tıpkı onun gibi arkasından tek bir kötü söz konuşulmayan kullarından eylesin.