Benim Trabzonspor’um

Turgay Bakırtaş

3 Ekim 1990, günlerden Çarşamba. Güngören’de, evimizdeyim. Hava kararmış, elektrik yok. Zaten elektrik ve su, gurbete giden işçi gibiler o yıllarda, dönüşleri hayal. Maça bir saat var ama herhangi bir biçimde dinleme ya da izleme imkânım yok. Maç dediysem öyle alelade bir karşılaşma gelmesin aklınıza, Barcelona ile Trabzonspor, Avrupa Kupa Galipleri Kupası 1. Turu’nda rövanş maçına çıkıyorlar.

O yılların Koeman, Stoickhov, Bakero, Laudrup, Salinas’lı Barça’sı da bugünküne benziyor; karşısına kim çıkarsa Allah yarattı demeden çimlere gömüyor. Ne var ki iki hafta önce tuhaf bir şey olmuş, Avni Aker’deki ilk maçı Hamdi Aslan’ın attığı golle 1-0 kazanmışız. Barcelona’yı “gol bile yemeden” yenmek, sıradan bir iş değil, küçük çaplı mucize. Ne var ki kıllık yapan abiler çıkıyor, “Oğlum, Barcelona bilerek yeniliyor deplasmanlarda, seyirci çekme taktiği bu onların” diyor. Çocuk yaşımda dahi aptalca olduğunu anladığım yorumları koca koca adamlardan duyduğuma mı, yoksa bir dünya devini dize getirdikten sonra bile takdir göremeyişimize mi yanayım bilemiyorum.

İkinci maçı ne yapsam, nasıl yapsam da takip etsem diye düşünürken, bir anda şimşek çakıyor kafamda; halamların semtinde elektrik, evlerinde de telefon var, beş dakikada bir arayıp dakika ve skor alırım!

Maç başladı, on yaşındayım ama heyecandan elim ayağım titriyor. Hemen arıyorum halamları, çocuklar bekliyor zaten telefon başında, ahize kalkar kalkmaz bir “GOOOOEEEĞĞĞĞAAALLLLL!” sesi patlıyor kulağımda. Nasıl ya, nasıl? Otuz saniye kadar cevap veren yok, sonra biri “Hami attı Hami! 1-0 öndeyiz!” diyor. O çocuk halimle olmayan elektriğe nasıl sövüyorum, nasıl sövüyorum, aklınız şaşar.

Heyecanım üç katına çıkmış, “maç dinlerken kalp krizinden ölen ilk çocuk” olma ihtimalim yüksek. Tekrar arıyorum, 1-1. Olsun, 2-1 yenilsek bile yine biz tur atlıyoruz, sorun değil. Arıyorum, Barcelona 2-1 öne geçmiş. Bu kadar erken yememiz iyi olmadı. Üç, dört… İlk yarı beş tane yiyoruz.

Hikâyenin kalanını en güzel anlatan kişi Hamdi Aslan. Hamdi, yıllar sonra Trabzonspor dergisine verdiği röportajda bu maçın devre arasında yaşananları anlatmıştı. Bilen bilir, Hamdi hem hücum hattında hem savunmada oynayabiliyordu. İspanya’daki maça da hücumcu olarak çıkmıştı. Fakat ikinci yarı başlamadan önce, teknik direktör Özkan Sümer Hamdi’ye “defansa geçeceksin” demiş. Hamdi’yse “Adamlar paspas etti bizi, ölürüm de geçmem” diye karşılık vermiş hocasına. Özkan Hoca’ya bu şekilde çıkış yapmak da bir başka küçük mucize aslında. Zira Sümer’in dillere destan sertliği ve küfürleri karşısında hiçbir futbolcu ağzını açamazdı.

Hamdi “geçmem”, Özkan Hoca “geçeceksin” dedikçe gerilmiş ortalık. Sonunda bakmış olmayacak, Hamdi’yi çıkarmış hoca. Zaten Barcelona da bırakmış maçı, top çevirmeye başlamışlar, fakat biz bir gol daha atınca “oğlum dur işte kaşınma daha fazla” deyip iki tane daha sallamışlar.

7-2’lik o efsane mağlubiyet bile Trabzonsporlu olmaktan aldığım keyfi azaltmamıştı. İstanbul’un “Üç Büyükler”i birbirleriyle oynayacakları maçlarda “Asacağız! Keseceğiz! Yeneceğiz!” diye gaza gelirken, Trabzonspor’a saygılı bir ihtiyatla yaklaşırlardı. Çünkü bunu sağlamıştık. Anadolu’nun bağrından fırtına gibi çıkmış, 8-10 yıl gibi kısa bir sürede sayısız kupa kaldırmış, Avrupa’da dahi adımızdan söz ettirmiştik.

Böylesi bir ortamda, aklımın almadığı bir şey vardı: Trabzonsporlu olmayan Trabzonlular. “Hain” gözüyle baktığım bu insanlardan biri de rahmetli Naci amcamdı. Onun Trabzonsporlu olmadığını öğrenme ânı korkutucuydu.

Naci amcam, Zonguldak’ta işçi olarak çalışıyordu, emekliliğine az kalmıştı. Yanlış hatırlamıyorsam 1992’de, yine yanlış hatırlamıyorsam bir bayram günü İstanbul’dan iki araba dolusu akraba, amcamı ziyarete gitmiştik.

Aklımın erdiği zamanlarda kendisini ilk defa görüyordum. Yengem etrafımızda fır dönüyor, bize sofra hazırlıyorken, amcam elinde çay bardağı, sanki odada başka kimse yokmuş gibi, neredeyse trans halinde gözlerini sabit bir noktaya dikmiş, radyodan Galatasaray maçını dinliyordu. Ben tüm dikkatimi amcama vermişken, Galatasaray’da Roman Kosecki –spikerin anlattığına göre yüzde yüz- bir gol kaçırdı. Bir heykel gibi hareketsiz duran Naci amcam, bunu duyar duymaz elindeki bardağı karşıdaki vitrine fırlattı ve Kosecki’nin akraba-i taallukatı hakkında nahoş sözler söyledi.

Şok olmuştum. Amcam, bir Trabzonlu olarak Trabzonspor’u tutmadığı gibi, Galatasaray’ın “fanatik” bir taraftarıydı. Bu, aklımın aldığı bir şey değildi. (Allah’tan, ömrünün son yıllarında bir “tövbekâr” olmuş, tekrar Trabzonspor safına geçmişti)

Çocukluğumda aileden devraldığım Trabzonsporluluk, gençlik yıllarımda bir “inada” dönüştü. Fanatizm, tüccarlık, şike gibi çamurların pislettiği bir ortamda futboldan giderek soğurken Trabzonspor’a daha sıkı sarıldım. Çünkü benim Trabzonspor’um, ara sıra basiretsiz kişilerin eline düşse de hâlâ “güzel”di. Benim Trabzonspor’um sadece ve sadece iyi oynamak derdindeydi. Benim Trabzonspor’um Trabzon’du; hırçınlığı ince hesaplardan, kötülükten, kurnazlıktan değil, isyandan geliyordu.

Birkaç yıldan beri, benim Barcelona maçını nasıl dinlediğimi, Aston Villa’yı elediğimizde neler hissettiğimi, Bursaspor’u Fenerbahçe’nin önünde şampiyonluğa taşımanın verdiği keyfi, kaçan bir gol yüzünden camı çerçeveyi indiren Naci amcama bakışımı, en iddiasız dönemindeki sıradan maçlarında bile Trabzonspor’u izlerken elimin ayağımın nasıl buz kestiğini, 1996’da intihar edenleri bilmeyenler, takımım hakkında çiğ laflar ediyorlar. Onu ve bizi, bir kenar süsü, artık hükmü kalmamış bir imparatorluk bakiyesi, “o eski halinden eser yok şimdi” bir divane olarak görüyor; elimizin kolumuzun yorgun düşmesini fırsat bilip, mahallenin delisini tekmeleyen çocuk acımasızlığıyla tokatlamaya çalışıyorlar.

Onlara sadece şunu söylemek yeterli: Trabzonspor bir gün elbette yeniden ayağa kalkacak. Çünkü benim Trabzonspor’um, İsmet Özel’in mükemmel biçimde tarif ettiği üzere, bir kararlılıktır.

“Trabzonspor taşralılıktan gelen ezikliğin, merkez karşısında ikinci derecede veya gölgede bırakılmış olmaktan sıyrılmak isteyen kompleksli yaranma tutumunun değil, otantik inisiyatifin sembolüdür. Trabzonspor’la birlikte desteklenen şey ihmale uğramışların başarıya olan özlemleri değil, kendilerinde cevher bulunduğuna inananların inisiyatifi elden bırakmama kararlılığıdır. Küçük İbo bunu ‘Kümeye de düşse (Küme düşse de demek istiyor) sapına kadar Trabzonsporlu’ kalacağını söyleyerek dile getiriyor.” (İsmet Özel, “Küçük İbo Neden Trabzonsporlu?”, Yeni Şafak, 30 Nisan 1997)

Benzer konular