Batı’nın hayaline kamyonla daldık

Turgay Bakırtaş

15Temmuz-Kamyon-3

Avrupa ve ABD’yi içine alacak şekilde kullandığımız “Batı” kavramına her saldırışımızda ilk zılgıtı içerden yiyorduk. Sözlerimiz daha Türkiye sınırlarını geçmemişken bazı müdafaa timleri ayaklanıyor ve bizi körü körüne saldırmakla, temelsiz eleştiriler yapmakla suçluyordu.

Batı’nın olağanüstü makyaj ve manipülasyon yeteneğiyle hipnotize ettiği insanlar, dünyayı “mutlak iyi” ve “mutlak kötü” karşıtlığı üzerinden kurgulayan düzene yukarıdan bakamıyorlar. Bu yüzden, tarihi boyunca dünyanın dört bir yanında katliamlar yapan Batı ülkeleri, örneğin bacağı kopmuş bir kediye protez taktığında bir bebek gibi günahsız hale geliyor. Bu yüzden, hapishanelerinin tamamına yakını Hıristiyan suçlularla dolu olan ABD’de bir Müslüman yere tükürse medyada adıyla değil dini kimliğiyle anılıyor.

Bu illüzyonun gizlediklerini ve gösterdiklerini yazmaya sayfalar yetmez. Danimarkalı polisi hatırlayın, bir mülteci çocuğuyla iki dakika oynadı diye dünyanın tüm gazete ve televizyonlarına haber olmuştu. Günlerce “insanlık görün medeniyetsizler” diye bas bas yüzümüze haykırdılar. Hâlbuki Danimarka bir tane olsun mülteci kabul etmediği gibi, böyle bir niyeti dahi yoktu. Hatta bir şekilde ülkeye girenlerin ziynet eşyalarına göz koymuşlardı. Buna karşın iki milyon Suriyeliyi imkânları dâhilinde en iyi şekilde ağırlamaya çalışan Türkiye, mültecileri Avrupa’dan para ve siyasi taviz koparmak için elinde tutmakla suçlanıyordu.

Bunlar işin magazin kısmı elbette, asıl mesele çok daha büyük. Batı, tam bin yıldır İslam’a ve bu süre boyunca İslam dünyasının lokomotifi olmuş Türklere diş biliyor. En ünlü destanlarını, şiirlerini okuyun, en büyük filozoflarına ve bilginlerine bakın, halk şarkılarını dinleyin, ürettikleri çoğu şeyde gizli ya da açık bir Türk/Müslüman nefreti var. Varoluşlarının en büyük tehdidi görüyorlar bizi. “Başlarına bela olmayalım” diye şeytanın aklına gelmeyecek oyunlar icat ediyor, ayaklarımıza pranga üzerine pranga takıyorlar.

Buna karşın biz de öyle aman aman mücadele etmedik. Daha doğrusu o mücadeleyi verecek zihin ve ruh birlikteliğini sağlayamadık. Siyasi çekişmeler, iç savaşlar, dış savaşlar, soğuk savaşlar, mezhepsel gerilimler, bilimden ve sanattan kopuş sardı etrafımızı. Neredeyse iki asırdır cepten yiyoruz; bugünümüzü inşa eden kültür ve gelenek yüzyıllar öncesinden geliyor, hâlâ o mayaya tutunuyoruz, üzerine hiçbir şey katamadık.

Ama Allah’tan o maya, o gelenek öyle sağlam ki bizim bile kendi gücümüzden şüphe ettiğimiz bir anda çağlayan gibi üstümüze dökülüyor. Bütün dünya üzerimize çullanmışken Çanakkale’yi onlara dar edebiliyor, ordumuz, hatta silahımız kalmamışken yurdu örümcek ağı gibi sarmış düşmanı kovalaya kovalaya denize dökebiliyoruz.

Onları her defasına şaşırtsak da Batı asla pes etmiyor tabi, yeni silahlar, yeni oyunlar, yeni şeytanlıklar icat etmeye devam ediyor.

Bu oyunların en büyük ve kalleşçe olanı 15 Temmuz’da sahnelendi. Mars’a robot yollayan, okyanusun dibinde canlı türü keşfeden, iletişimde çığır açan Batı’nın arka mahallesinde zibil gibi çıyanın oynaştığını, sokaklarda ikiyüzlülüğün kol gezdiğini gördük. Bizi, sınırlarımıza dayanmadan, etrafımızı kuşatmadan, kıllarını bile kıpırdatmadan, yine bizim insanımızla vurmaya çalıştılar. Bizden bir parça kopardılar ve onu bir namluya çevirip şakağımıza dayadılar. Kabul etmek gerekir ki bu gerçekten çok zekiceydi, kazansalar da kaybetseler de duvarlarından bir tuğla düşmeyecekti.

Nitekim kaybettiler. Ama değil bir tuğlayı bile feda etmemek, duvarlarından, surlarından oldular. 15 Temmuz’da hepimiz nereden geldiğini o anda anlayamadığımız tarifsiz bir güç ve cesaretle düşmanın üstüne yürüdük. İlk kurşunu Ömer Başçavuş sıktı, Sabri’yle tankların altına atladık, Safiye’yle namluların üstüne yürüdük, Halil’le, Abdullah’la direndik, düşen bir kişinin yerini on, on kişinin yerini yüz kişiyle doldurduk. Bir adım bile geri çekilmedik, bir saniye bile korkmadık.

O gece kazandığımız şey yalnızca bir savaş olmadı. Biz o gece Şerife teyzenin kamyonuyla Batı’nın “esir Türkiye” hayaline daldık. Hem de öyle bir daldık ki hâlâ kendilerine gelemediler, çocukların bile güleceği dezenformasyon oyunlarıyla oyalanmaktan başka hiçbir şey yapamadılar. 16 Temmuz için hazırladıkları tüm pastaları, balonları, konfetileri sessizce çöpe attılar.

O gece kazandığımız şey yalnızca bir savaş olmadı. Biz o gece yıllardır gözümüzden kaçırılan kimliğimizi elimize aldık, kim olduğumuzu hatırladık. Bin yıl önce ayak bastığımız toprakları neden binlerce yıl daha yeşertmemiz gerektiğini anladık.

Biz o gece düşmanın ta gözünün içine baktık. İçinde korkudan başka hiçbir şey olmayan gözünün içine…

 

Benzer konular