Batı ile aramızdaki inanılmaz medeniyet farkı

Turgay Bakırtaş

“Avrupa’ya temizliği, yıkanmayı, güzel kokmayı biz öğrettik abi, ondan önce pislik içinde yaşıyorlardı.”

Hayatımız boyunca defalarca duyduk bu cümleyi, hatta yer yer bizzat söyledik. Görünürde net bir kaynağı olmayan bu yargı ezberlere dayanıyor biraz, evet, ama gerçeklik payı yok değil.

1800’lerin ilk yarısında başlayan sanayi devrimi sonrası, Londra öncü olmak üzere Avrupa şehirlerinin nüfusu hızla iki-üç katına çıktı. Böylesine çabuk ve beklenmedik ölçüde gerçekleşen nüfus artışına şehirler hazırlıksız yakalandı. Hâlihazırdaki yetersiz altyapıya yüzlerce büyük fabrikanın atık ve dumanlarıyla çöp yığınları eklenince sokaklar yürünmez bir hâl aldı.

“Altyapı” dedim ama bundan o dönemde modern anlamda bir altyapı sistemi olduğu sonucu çıkarmayın. Örneğin İngilizler, alışkanlıkları gereği büyük abdestlerini kapların içine yapıyor, daha sonra da bunları ya doğruca sokağa ya da bunların biriktirildiği çukurlara atıyorlardı. Sanayi devrimine kadar sorun edilmeyen bu durum, nüfus patlamasıyla birlikte (ölen hayvanların sokaklarda çürümeye terk edilmesiyle oluşan kokuyu da ekleyin) korkunç, dayanılmaz bir aşamaya geldi. Öyle ki 1858 yılında Londra’da yer alan İngiliz Parlamentosu’nun yerinin değiştirilmesi dahi teklif edildi ve bu yıl tarihe “The Great Stink of 1858” (1858’in müthiş kötü kokusu) olarak geçti.

İngilizler, artık katlanamadıkları kokuya ve Thames Nehrinin üzerinde yangınlar çıkmasına sebep olan pisliğe rağmen bunu yok etmek için adamakıllı girişimlerde bulunmadılar. Düşündükleri birkaç geçici çözüm ise ciddi bir işkolu olan “gübre çöpçülerinin” direnişiyle karşılaştı. Ta ki salgın hastalıklar -özellikle kolera- kitlesel ölümlere sebep oluncaya, baş sorumlunun mevcut pislikler olduğu kabul edilinceye ve “temizlik” gerçeği keşfedilinceye kadar.

Tüm bunlar, son günlerde ayyuka çıkan Batı merkezli “Vatandaşları Türkiye’den kaçıyor” haberlerinden sonra aklıma geldi. Çünkü bu haberlerde öne çıkan unsur “Batı ile Türkiye arasındaki zihniyet farkı” idi; ben de bir düz adam olarak, daha düne kadar götünü nasıl yıkayacağını bilmeyen insanların bize hangi medeniyet düzleminde fark attığını merak ettim. Eğer uzay araştırmalarını, şehirciliği yahut futbolu ölçü olarak alırsak, evet, bizden epey ilerideler. Ama düşene kucak açmayı, mazluma sahip çıkmayı, sömürücü olmamayı, binlerce kilometre ötedeki çocukların başına füze yağdırmamayı baz alırsak değil bizimle aşık atmayı, kıyasa dahi giremezler.

Medeniyetin, demokrasinin, insan haklarının ölçüsünü nereden aldığın da, o ölçüye vuracağın olguları nasıl belirlediğin de önemli. Eğer Türklerin büyük bir iştahla vatanlarını terk ettiğini ve bunun sebebinin “demokrasi, insan hakları” olduğunu söylüyorsan, ya kendi medeniyetin hakkında bir şey bilmiyorsun, ya da haberin için konuşturduğun insanların dar görüşlülüğünden haberin yok demektir. (Üçüncü ve en güçlü ihtimal ise bunların farkında olduğun ve kullanabileceğin herkesi kullandığın elbette).

Avrupa Konseyi’nin eski İnsan Hakları Komiseri olan İsveçli Thomas Hammarberg, uzun yıllar sürdürdüğü görevi boyunca gördüklerini yazdığı “Avrupa’da İnsan Hakları” kitabının hemen girişinde şu sözleri sarf ediyor: “Avrupa Konseyi’ne üye 47 devletin neredeyse tamamını ziyaret ettim. Her ziyarette insan hakları ihlallerinin mağdurları ve onların aileleri, önde gelen politikacılar, savcılar, hâkimler, ombudsmanlar, dini liderler, gazeteciler ve sivil toplum temsilcileriyle ve tabi ki cezaevi ve diğer kurumlardaki sakinlerle, polis ve diğerleriyle görüştüm. Gördüklerim ve duyduklarım sabrımı taşırdı. İnsan haklarına saygı duyan bir kültürü geliştirmek ve insan hakları ilkelerini gerçekliğe dönüştüren kurum ve usulleri yerleştirmek elbette zaman alacaktır. Ancak ilerleme çok yavaş olmaktadır ve birçok kişi haklı olarak hayal kırıklığına uğramıştır.”

Hammarberg, iddiasını havada bırakmıyor ve 300 sayfa boyunca Avrupa’nın (çoğu Avrupa dışı ülkeden bile beter durumda olan) insan hakları karnesini gözler önüne seriyor. İslamofobi, ötekileştirme, sığınmacı gözaltıları, homofobi, aile içi şiddet, cinsel istismar, yaşlı hakları, polis şiddeti, terörle mücadele yöntemleri, nefret söylemi gibi onlarca başlık altında detaylıca anlatılan meseleleri okuduktan sonra Türkiye’de yaşadığım için bir kez daha şükretmiştim açıkçası.

Hammarberg’in kitabını İletişim Yayınları Türkçeye kazandırdı, okuyabilirsiniz, tavsiye ederim. Ama biz, bize “insanlık” öğretme derdindekilerin kumaşını zaten biliyoruz; Hammarberg işin süsü, detayı. Her şey gözümüzün önünde olduğu için öyle aman aman araştırmalar yapmaya, türlü türlü örnek vermeye gerek yok. Ama “Türkiye’yi terk ediyorum çünkü…” tayfası için en azından şunu söyleyebilirim: Tamam, burada mutsuz olmanızın haklı sebepleri olabilir. Ama şunu bilin ki gidişinize bahane olarak sunduğunuz ne varsa gittiğiniz yerde âlâsı var. BBC’nin,  Deutsche Welle’nin gazıyla ettiğiniz lafları yutmak zorunda kalabilirsiniz.

“Saatli bomba argümanı” diye bir şey var mesela, duydunuz mu? “Masum insanların canını kurtarmak adına bazı durumlarda şüpheliye işkence yapma” hakkını savunan bu argüman, ABD’nin icat ettiği, çağımızın en acımasız işkence yöntemlerinden biri sayılan Waterboarding’i haklı çıkarmak için uyduruldu ve Batı tarafından çabucak kabul gördü. Gittiğiniz ülkede buna itiraz edecek misiniz? Fransa, zaten sefil durumlara soktuğu mültecileri, daha önce birkaç defa ateşe verilen kamplardan zorla çıkarıyor şimdi, üstelik kirlenmesin diye koltukları naylonla kaplanmış otobüslerle. Paris’e yerleştiğinizde, “Bu ülkede yaşanmaz” diyecek misiniz? Aynı Fransa, yeni çalışma yasasını protesto eden vatandaşlarını aylardır sokaklarda sürüklüyor, üzerlerine gaz atıyor, su sıkıyor. “Geleceğim adına çok endişeliyim, Fransa’yı terk ediyorum” diye tweet atacak mısınız? Diyelim ABD’ye gittiniz, polisin sadece son birkaç yılda yüzlerce siyahiyi sırf şüphe üzerine vurarak öldürmesi, sizi ABD’nin faşist bir ülkeye dönüştüğü konusunda endişeye sevk edecek mi?

Tamam tamam, uzatmıyorum, İtalya ve İspanya’daki ırkçılıktan, İsveç’teki tecavüz ve intihar oranlarından, Almanya’da İslamofobinin tavan yapmasından, Macaristan’ın sınırlarına tel örgü çekmesinden bahsedip canınızı sıkmayacağım. Tüm bu “medeniyetin” yakın zamana kadar içinde debelendiği maddi-manevi pisliğe de vurgu yapmayacağım. Ama siz de lütfen Batı medyasına gidip Türkiye’nin demokrasiyi özümsemekten ne kadar uzak olduğunu anlatıp durmayın. Ülkem için değil, körlüğünüzle komik duruma düştüğünüz için üzülüyorum.

Benzer konular