Başörtüsüne sınıfsal bakış

Cihan Aktaş

Temsil liyakatinden söz etmiştim geçen hafta. Kim layıkıyla temsil edebilir, nasıl biri temsil etmeyi hak ediyor tam olarak… Kamusal yasaklı başörtülü kadın siyasette temsil edilemezliğin boşluğu yüzünden de dışarıdan tanımlamaların baskısına maruz kalıyordu. Sesini dolaylı olarak duyurabildiği için sınırlı olarak kavranıyordu varlığı ve konumu. Bu sınırlılığın en düşündürücü sonuçlarından biri, direnişçi kadınlar dâhil yasağın kapsama alanındaki bütün kadınların kamusal temsillerini dava arkadaşı erkeklerin yanı sıra seküler kadınların üstlenmiş olmasıdır.

İslami hassasiyetlerle kurulmuş bir dayanışma derneğinden süreç içinde dışlanan başörtülü arkadaşım, “joker yerine konuluyorduk” diye anlatmıştı. Fisebilillah sürdürdüğü faaliyete profesyonel, “prezantabl” sayılan bir görünüme sahip kadın bir hukukçu getirilirken, onun kurumun her alanında sürdürdüğü gönüllü çalışması “vasıfsız” diye nitelendirilen bir bağlama daraltılmıştı. Bulunduğu kurumlarda çaycılıktan halkla ilişkilere, her alanda çalışmış direnişçi başörtülü kadınlardan sadece biri o.

Bazen bir hatırlatma iyi oluyor, özellikle, önemine rağmen gündemin eteklerine düşen konularda. Helal-haram sınırları ve işçinin alın teri elbette gündemin ilk sırasında yer almalı, daima. Alpkan Birelma’nın “Beyond Headscarf Culture in Turkey’s Retail Sector”ın yazarı Feyda Sayan-Cengiz’le söyleşisi, başörtülü işçi kadınlar bağlamındaki bakış açısı ve yaklaşımlarımızı gözden geçirmemiz açısından çağrışımlar doğurarak ilerliyor.

Yazarın gözlem ve tespitleri, başörtüsü kamusal serbesti kazanırken ilgili konularda çok da yeni olmayan problemlerin fark edilmeyi beklediğini ortaya koyuyor. İçimizde, aramızda, bizden olana özgü bazen alışkın olmaktan ileri gelen bir görüş kaybı içindeyiz, işçi kadınlar konusunda. Sayan-Cengiz söyleşisinin araştırdığı sınıfsallık, kamusal yasaklara karşı mücadele veren başörtüsünün aşmaya çalıştığı bir problemdi.

Sınıfsal ayrımı getiren bir körleşme, “takva örtüsü” bilinciyle yapılanan hayat tarzının kendine yediremeyeceği bir bozulma hali. Kuşkusuz konjonktür tarafından sürekli yeniden tanımlanan bir sınıfsallık, uçurumları derinleştirmekte olan. Tek tip başörtülü kadın tipi asla yoktu, başörtülü kadın yasaklar yüzünden çokluk içinde kaybedilendi. Konumlar birbirinden besleniyor, birbirini hatırlatıyor, bir yerlerde bağdaşıyor, buluşuyordu. “Gülsüm Bacı ile Buluşma” başlığını taşıyan (1985’de kaleme aldığım) ilk öykülerimden birinde, bu içiçelik halindeki etkileşim ve beslenmeyi konu almıştım.

Kamusal alan sorunu giderek örtbas edilemez bir mahiyet kazandığında, “Tülbent masum ama başörtüsü şaibeli” şeklindeki ayrımı yalnızca sol ve liberal entelektüeller değil, muhafazakârlar da sıklıkla dile getirmeye başladı. Oysa sabit, değişmez temsili olan bir başörtüsü tarzından söz edilemezdi. Sözgelimi “Tavşan Kulağı” olarak da anılan yarım başörtüsü, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde “kapalı” olarak işaretlenen kamusal yasaklılar karşısında daha “modern” hatta “şehirli” bir profile özgü sayılabilirdi. Aynı başörtüsü tarzına giderek fabrikalarla, taşralılıkla, kenar mahalle veya varoşlarla ilgili bir anlam yüklenmeye başlandı. “Kapalı” sıfatı ise, Cumhuriyet seçkinlerinin mütedeyyin kesimlere agorafobiye yol açan bir baskı uyguladığı dönemlerde bir dışarıda tutmanın sıfatı olarak kullanılır olmuştu. Tuhaf ama bu sıfatı “tam tesettürlü” kadınlar da kendilerini ifade için kullanıyor: “Kapandım, kapalıyım.” 1990’ların ortalarında tanıştığım, MSÜ resim bölümü sınavları için taşradan gelen genç kız geleceğe dönük tasarılarını şöyle özetlemişti: “Sınavı kazanamazsam şehrime dönüp kapanacağım.”

“Kapalı” sıfatına dönük sorgulama, başkaları tarafından tanımlanmaya itirazdı başörtüsü direnişi söylemlerinde; tıpkı “bayan” ve “türban” için olduğu şekilde. Yarım başörtüsü, türban dışlamasının ilişmediği bir temsili üstleniyordu denilebilir; kısmen “hizmetli” kesimlere ait sayıldığından.

Sokakların bile kamusal alan ilan edildiği 2000’lerin başlarında mücadele özel sayılmayan bütün alanları türbanlı diye işaretlenen kadınların varlığından arındırmaktı. İki türlü aşağılamadaki pragmatizm kimi İslamcı entelektüellerde de gözlemlenebiliyordu: Kadının çalışması tartışmalarını çoğunlukla tahsilli kadınların çalışma sahaları düzeyinde ele alan bu entelektüeller her zaman hademe veya ev işçisi olarak çalışan başörtülü/yarım başörtülü kadınların çalışma mecburiyetini göz ardı eden bir dil kullanmışlardır.

Bir tür “sol” yorumda iki tür başörtüsü de ataerkil örüntülerle ilintisiyle aynı kefede tartılır. Başörtülü kadın iradesiz, seçemeyen, kendi adına karar veremeyen bir profile sahiptir bu yorumlarda. “Sol otorite” ilk bakışta başörtülü belgeselciyi pekâlâ çay kahve getiren görevli yerine koyabilir. Direnişin içinden gelen başörtülü belgeselci için bu karıştırma bir övgü mesabesindedir oysa.

Direniş yıllarında başörtüsü, İslami hayat tarzı arayışının göstergesi olarak aynı sohbet halkalarında buluşturuyordu kadınları. 1980’lerde Küçükyalı’da katıldığım kitap okuma toplantılarının müdavimi, başından bir evlilik geçmiş genç bir hanım, Unkapanı’nda bir mağazada tezgâhtar olarak çalışıyor, boş zamanlarında başörtüsü kenarı dikişi benzeri işler yapıyordu. Öğrenci derneklerinden birinde tanıdığım üniversiteli genç kız, eğitim sisteminin adaletsizliğine duyduğu öfkenin de etkisiyle ilkokul mezunu bir kamyon şoförüyle evlenmişti. Vapurda tanıştığım başörtülü overlokçu genç kız için bütün mesele başını açmaya mecbur kalmayacağı bir işte sigortalı olacak şekilde tutunmaktı. Aynı yıllarda Erenköy ev toplantılarında ekmeğin fiyatını bilmeyen ve toplantılara, çantalarında giysilerine uygun ev ayakkabıları bulunduracak şekilde gelen kadınlar tanıdım.  Genellikle seçkin sayılan ailelere mensup bu kadınlar azınlık olmasalar da bir dalgaya dönüşecek dil ve söylemde taşıyıcı değildi cümleleri. Gündemi belirleyen de İslamcı kadınlarla erkeklerin adil, toplumcu, evrensel bir söylem oluşturmasını teşvik eden mücadele pratiğiydi. Birlikte, Hz. Peygamber’le (sav) yan yana Kuba Mescidi’ne taş taşıyan sahabelerin hayatını okuyarak sınıfsal ayrımla ilgili görülen her kabul ve göstergeyi sorgu sual altına alıyordu İslamcı gençler.

Necm Suresi ayetleri dillerdeydi. Her insan için nihai planda kalıcılık kazanan hayırlı iş, kendi elleriyle, emeğiyle gerçekleştirdiği çabada var olurdu.

Bazen bizatihi orada olmak da yeterdi; kütüphanede, mağazada, az tirajlı bir derginin en arka sayfalarında, bir vakfın ardiyesinde… Ulusal kadın modeli dayatması karşısında geliştirdikleri sorgulamayla kadınlar dönüştürüyordu hayatı. Başörtüsünün Kur’an ve Sünnet’teki anlamını yeniden gündeme getiren direnişçi başörtüsü, toplumsal kökenine, mesleğine, tahsil durumuna bakmaksızın başörtülü kadınları bir araya getiriyordu.

Direnişçi başörtüsünden topluma yayılan Asr-ı Saadet soluklu umut ve iyimserlik, devlet gibi görme muhafazakârlığı bir taraftan küreselleşmenin markalara dayalı hayat tarzlarının heva ve hevesi bir taraftan, parantezlerle ve hafıza kaybıyla silikleşen bir etki uyandırıyor gündemde artık.

Orası öyle; artık başörtülüler çok daha yüksek oranda çalışıyorlar ev dışında ve post-fordist üretim alanları da herkes için daha esnek çalışma halleri anlamına geliyor, ister istemez. Ancak tutunmak daha kolay değil, üstelik hayaller ve beklentiler çok daha yüksek.  Tüketimde kendini gösteren farkın yüceltilmesi karşısında başörtülü olmak, hele ki mustazaflara ilişkin sorumluluğu göz ardı ettiren bir kendi ortamına gömülme sonucunu veriyorsa, yücelerde bir yere bağlılığı hissettiren bir yürek titremesi etkisi nasıl uyandırabilir? Bu soruyu bir sonraki yazımda açarak noktalamayı ümit ediyorum.

Benzer konular