Bakışımız kadarız aslında

Olayın dehşeti tanımlamayı zorlaştırıyor. İnsan bu kadar düşebilir, düşkünleşebilir mi? Evet, gördük, görüyoruz, düşebilir. Kendimize has bakışımızla gelişiyor veya düşkünleşiyoruz. Türümüzle ilgili bu yüzleşmede sergilenecek çok fazla vahşet örneği var. İnsanın insanlaşma çabası tesadüf eseri ilerlemiyor. İnsan, bir yönüyle gelişme göstererek yol alırken kendi tarihi içinde, bir yönüyle de yer yer zebani özelliği sergiliyor. Kimileri “hayvan” sıfatı kullanıyor talihsiz Suriyeli kadının katilleri için. Hayvanlar bu kadar bayağılaşamaz. Ne de olsa akıl ve vahiy bağışlanan bizim türümüz.

Göçlerle, kentsel dönüşümle altüst oluyor toplumsal dengelerimiz. Düşük ahlaklılar için arzu ve hırslarını serbest bırakmalarını önleyecek eğitim ve iyileştirme ortamları silikleşti. Postmodern “ne olsa gider” ise her alanda yerleşti hayatımıza, sınırlar belirsizleşti, ölçüler muğlak.

Tecavüz, haddi aşmak. Talihsiz Emani al Rahmun’un başına gelen, “haddi aşmak” denildiğinde bildiklerimizin ötesinde bir kötülük örneği. Tecavüz konusunda hukuki boşluklar ve elbette temel bir terbiye/üslup/bakış açısı problemimiz var. Tecavüz kurbanı kadın karakola gittiğinde (veya eş dost arasında bile) “Ne giymiştin ki?” sorusuna maruz kalabiliyor çünkü. Travma geçirmekte olan, bütün bir hayatı boyunca yaşadığı dehşetin etkisinden kurtulamayacak kadına böyle bir soru sorulması, bu vahşete açık zihin yapısını ayakta tutan kanallar üzerine bir fikir verebilir.

Bir kez daha en başa dönüp sorgulamamız gereken ise bakış, insanın insana ve kendine dönük bakışındaki hadsizlik hukuksuzluk. Tecavüzcü bu güveni nereden buluyor? Daha önce de tecavüz suçlusu olduğu bilinen kişi nasıl bu denli rahat hareket edebiliyor aramızda… Bir süre saklanır nasılsa, hoş görülür, bu kez de sıyırır… Neler düşünüyor? Hakkı mı biliyor tecavüzü; ona böyle hissettiren nasıl bir terbiyedir… “Erkektir yapar” müsamahası, kadının yüzünün karası sayılandan muafiyeti denemiş olma, kadını parçalı bedenden ibaret görme alışkanlığı, bu alışkanlığı tuhaf fotoğraf seçimleriyle koruyup besleyen medya türleri, kadınları “anne-fahişe” zıtlığı içinde gösteren, çoğu zaman ailenin terbiye etme konumundaki kadınlarının da katıldığı kirli, sakat bakış… Dahası, bir kişilik sahibi olmadığı, olamadığı için, alamadığı terbiye yüzünden, kadını da bir kişilik olarak görmesine izin vermeyen –bazen meydan okuma şeklinde tezahür eden- ve kişiliği şiddete açık kılan tahakküm hevesi…

Tecavüz şiddetten ayrılamaz bir cürüm, fiziksel güce sahip ancak yetersizlik duygusuyla zelil olanın fizik olarak zayıf kişiye yönelen şiddeti.

Hani, saymaya başlasam sürüp gidecek, ancak üç içler acısı vakayı hatırlayalım bu dar kapsamda: Melek Karaaslan, 2012 yılında kocası ve kayınvalidesi tarafından üç ay boyunca tuvalete kapatılıp aç bırakılan, vücudundaki yaralar kurtlanırken ölüme terk edilen büyük mazlum; kaç kişi hatırlıyor onun hazin serüvenini, kim nasıl bir ders çıkarıyor … Pippa, Filistin meselesini de dert edinmiş aktivist sanatçı, kalbi pırıl pırıl “Barış Gelini” ve biz uyaramadık onu ve koruyamadık; kendisi ise Türklere güvendiğini söylemiş arkadaşına, 2008 yılının Mart ayında bir güvercin saflığıyla Anadolu’da yol almaya hazırlanırken. “Biz” bu değiliz, asla, peki kamyonetine aldığı yabancı yolcuya bu büyük zulmü reva gören adam hangi saiklerle böyle biri oldu? Onu dolaylı olarak da olsa cesaretlendiren söylemleri kazıdığımızda, sokağı kadına yasaklayan çok yönlü bağnaz telakki çıkabilir karşımıza. “Kim bu kadın, hem de beyaz gelinlikle, ne arıyor yolda?” Bu soruya verebileceği fazla bir cevabı olmayan erdemsiz kişi, bakışlarını sakınmak nedir, Nur Suresi neler söyler, bilmezdi, anlamak istemezdi.

Sonra Özgecan, bir minibüsün yalnız genç kız yolcusu olmanın tehlikelerini aklına getiremeyecek gencecik kız, kim sahiden insan kim değil nereden bilebilirdi? Bir dönüm noktası olacak sanıyorduk Özgecan cinayeti, daha kötüsü gelebilir miydi… Hepimizin dili yavaş yavaş değil radikal bir şekilde değişmeliydi, kadını cinsel bir meta olarak tanımlayan ezberlerin sorgulanacağı, zavallı ve sefil ruhların yaptıklarının karşılıksız kalacağına inandıran cezai yaptırımların, varlığını vandal bir saldırganlıkla karşıtının mahvına bağlayan heva ve heveslerin, ahlakçı ezberlerin cesaretini yitireceği bir gündem üzerinden konuşuyor olmalıydık.

Sürüp giden tuhaflıklardan biri medyada kadınları parçalı beden olarak gösteren fotoğraf yayınları konusundaki vurdumduymazlık. Ne de olsa temel ahlakımızda mevcut olan bakış terbiyesini göz ardı eden bir istismar kökleşiyor böylelikle. Erkek çocuk için olduğu gibi kız çocuğu için de bedeni metalaştırırken ruhun safiyetini tarifi zorlaştıran, böylelikle de bakışları yaygın imgeler adına teslim alan bir sıradanlaştırma hali bu.

Hep bir aykırı “fazla” sebebi öne sürülmek zorunda o takdirde tecavüz için.  Mesela “o saatte orada ne arıyor” ya da “güzelliğiyle dikkat çekiyordu.” Peçe takması mı gerekiyordu veya Selvi Boylum Al Yazmalım’ın Asya’sı gibi, evden çıkarken annesi (veya kocası) is mi sürmeliydi yüzüne…

Duru bir ırmak gibi olabilecek bakışlarımızı nasıl koruyacağımızı öğrenme kaynakları nasıl da körelmekte!

 

Benzer konular