Aziz Cioran

Size ilk cümlelerimi yazarken, masamın sol tarafında bir zamanlar okuyup satırlarını çizdiğim iki kitabınız, sağ tarafında ise bir kâse çekirdek, kabuklarıyla birlikte kurutulmuş bir tabak ekşi elma dilimi ve bir kutu nikotin hapı duruyor. Daha baştan sizi mutlu edeyim: Kitaplarınızın bu yazıyla hiç bir ilgisi yok, onlardan tek bir cümle bile paylaşmayacağım. Masamın üzerinde durmalarının sebebi, sahiplerine bir mektup karalarken bana eşlik etmelerini istememdi; bir bakıma tanışıklığımızın şahitleri olarak buradalar. Oysa ‘damardan bir tiryaki’likle geçirdiğim yıllar boyunca bu kitaplar benim için hep bir kapı komşuydu. Kente küstüğümde onların kapısını çalardım, bir kadına küstüğümde onların kapısını çalardım, bir devlete küstüğümde de onların kapısını çalardım.

Kabul edelim, en çok da kendime küstüğümde çaldım kapılarını. Sizi okurken, parmaklarımın arasında bir sigara tutuğumu unuttuğum çok oldu. Uzun zaman önce bir öğrenciye törenle teslim ettiğim eski kanepemin koltuk kısımlarındaki yanıkların bir sebebi de sizdiniz. Çocuk, hediyemi almakta tereddüt geçirince, Cioran’a özgü bir celallenmeyle şöyle demiştim: Bir acı el değiştirirken aklı eşyanın yaşına ve görüntüsüne takılan biri, daha ilk bakışmamızda hatıralarımızı sakatlar…

İkimiz de biliyoruz ki Bay Cioran, hatıralarımız, onları saklayacak mezarlarımız olmasa bizi mahvederdi. İşte şu kitap rafının altındaki dolapta duran albüm; bütün yüküm orada, bir çekmecenin içinde. Şimdi kalkıp o çekmeceyi açsam, o albümü getirip masanın üzerine yaysam, pek çok yüzüm ve pek çok bakışımla bir kez daha hesaplaşmak zorunda kalacağım. Mutlu da mutsuz da olsak, her iki durumda da geçmiş ızdırap vericidir. Oysa albümlere bakmak, birbirini yıllarca kandırmayı başarabilmiş bir çiftin hiç çözemeyeceğimiz sırlarından biridir. Doğrusu pek masum bir cümle oldu bu. Albüm, kadınların, erkekleri ibadete çağırdıkları manevi bir beldedir; onlar tarafından alınmış, onlar tarafından içi doldurulmuş, onlar tarafından saklanmış ve ihtiyaç duyulduğunda yine onlar tarafından uygun bir bahaneyle çıkarılıp bakılmaya başlanmıştır. İstersen daha da ileri gidelim: Kadın, yaşlanmış bir erkekle el ele tutuştuğunu gösteren son fotoğraflara kadar hayatı hep bir albüm olarak hayal eder. Erkek objektifin karşısında dururken de, resimleri biriktirilirken de, resimlere bakmaya çağrılırken de bir malzemedir. Bay Cioran, gelin sözü birlikte gediğine koyalım: Albüm kadının zaferidir…

Bir albümünüz oldu mu bilmiyorum Bay Cioran ama ortalıkta dolaşan pek çok resminiz var. Geriye zorlukla taranan gür çalı saçlar, bir şeylerden ebediyen korkmuş iki göz ve gülümsediğinde daha da yabanlaşan bir sima. İnsan yazdıklarınızla bu ham sureti yan yana getirince, bir an tereddüt geçirmekten alamıyor kendini. Kuşku yok ki güvenilir bir yüz sizinki, kendisine hep çekecek bir çile bulmuş gibi görünüyor. Ama neden yüzünüze bakınca bir vecd duygusuna değil de bir çarpışma hissine kapılıyoruz. Bu Romen olmayan Romen’in, bu Fransız olmayan Fransız’ın yüzü, kıta Avrupa’sının ortasına bırakılmış bir evsizi çağrıştırıyor daha çok. Bir an sol yanımda duran ve bir vakitler heyecanla altını çizdiğim cümlelerinizi düşünüyorum; hükümler, hükümler, hükümler.

İnsan, şu kısacık ömründe doğruluğundan emin olabileceği kaç cümle kurabilir ki? Söyleşilerinizi de okudum, ‘Ezeli Mağlup’ diye çevirmişler; İspanyollarla konuşurken İspanyollara, Almanlarla konuşurken Almanlara attığınız zarları görmedim mi sanıyorsunuz? Yine de bunları, naif bir adamın, muhatabının gönlünü hoş tutma çabası sayıp kapatalım. Sorun şu Bay Cioran: Bütün inançsızlığınıza rağmen, manastırını arayan bir keşiş gibi konuşuyorsunuz. Sizin albümünüz de kendini çarmıha germekten zevk alan modern bir Mesih’in resimleriyle dolu…

İki gündür tütünden uzak duruyorum Bay Cioran; masamın sol yanında duran çekirdeklerin, kurutulmuş ekşi elma dilimlerinin, nikotin sakızlarının sebebi bu. Şimdi size şu satırları yazarken, parmaklarım onlarca yılın alışkanlığıyla sıkça, olmayan bir pakete uzanıp geri çekiliyor. Aslında, böyle bir anda bu mektubu size değil de dostunuz Mircea Eliade’ye yazmak daha akıllıca olabilirdi. Eliade, insanın içindeki zavallıya eninde sonunda ışıklı bir kapı gösterir. Öyleyse neden siz? Çünkü tütünden ayrılmanın, acılarımızdan ayrılmak anlamına geldiğini en iyi siz bilirsiniz. Şu elma kabuklarına bakın Sevgili Cioran, şu kurumuş ay çekirdeklerine, şu insanı hıçkırığa boğan nikotin sakızlarına; arkamdaki raflarda bir kahraman ordusu, kahkahayla gülüp duruyor bana. Bütün bu toplu alkışların ve şaklabanlıkların arasında, görebildiğim kadarıyla ciddiyetini bozmayan pek az tanıdık var; biri de sizsiniz. Ben de size yazıyorum işte. Kabul edin, sözü eski kanepemden, albümlerden, kitaplarınızdan alıp bir tiryakinin çilesine getireceğimi siz bile tahmin etmemişsinizdir. Belki de ben Bay Cioran, cephedeki durumum şimdilik pek iç açıcı olmasa da, kendime karşı bir zafer kazanmak istiyorum…