Araba sevdası

Cihan Aktaş

Dönemler değişiyor, bu sevda değişmiyor.  Bütün çabalar, idealler, birikimler, tasarruflar göz alıcı bir arabaya (daha doğrusu artık otomobile) ulaşılmadan nafile olurmuş gibi bir kanı, bir telkin sakatlıyor rüyaları, anlamlı istikametleri dahi bir yalana dönüştürmeye çaba sarf ediyor…  Biri gelsin otomobilin kapısını açsın, diğeri cadde kıyısında hayranlıkla izlesin… Çok daha eskiden atlı arabalar, kızaklar vardı. Araba erkeklerin güç göstergesi, kadınların gösteriş aracı olagelmiş. “Araba sevdası” (1898), Bihruz Bey’in “sarı renkli lando”sunun temsil ettiği hüsranla sonlanan roman, kuşaklar boyunca hepimizi bu sevdaya karşı uyarıyor güya.

1890’larda yaşasaydım dönemin landolarını birbirinden ayırt edebilir miydim, bilmiyorum. Otomobil markalarını hep birbirine karıştırırım. Toplu taşıma insanıyım ben, bütün kardeşler de öyleyizdir; aile mirası.

Konuyu dağıtmadan meramıma döneyim. İsmet Özel’i otobüste yolculuk ederken gösteren bir fotoğraf dolaştı geçen hafta sosyal medyada. İnsanlar büyük bir iştiyakla, ibret cümleleri ekleyerek paylaştılar fotoğrafı. Onca şaşkınlığa yol açacak ne vardı fotoğrafta, bunu düşündüm sonra. Sanki İsmet Özel eskiden de otobüse veya tramvaya binmiyor muydu? Türkiye’de “muhafazakâr” kesim görece varsıllaştı diye Özel’in de özel arabalara mı binmesi gerekiyordu?  Kaldı ki toplu taşıma tercihi ekonomik boyutları yanı sıra giderek zamanın kıymetini bilmekle ilgili bir tasarrufa dönüştü çoktan.

Asıl yanlışlık, şehir içinde özel araba kullanımı konusunda içi gayet rahat kesimlerin şehirle ilişkilerindeki rastgele tutumlarda aranmalı. Tabii Özel’in seçimlerini, kendi ilkelerine sadakati üzerinden değil de, başarı ve mutluluğu konfor sebeplerini çoğaltmaya bağlayan muhafazakarlık profilleri üzerinden yorumlama eğilimi de kurcalamaya değer. En romantik simaları dahi oportünist modernistlere dönüştüren bir zaman tünelinden geçiyoruz sanki.

Türkler için “at, avrat, silah” üçlüsünün yiğitliğin (ve kuşkusuz yine de iktidarın, eyleyebilme gücünün) göstergeleri olageldiğinden söz edilir. Tabii bu kabul Türklerle sınırlı değil. Ancak söz konusu kabullerin erkekler üzerinde bir toplumsal cinsiyet baskısı olarak etkisini sürdürdüğü de bir gerçek. Ayağı yerden kesecek bir arabası olmayanı itibarsızlaştırmaya dönük nice söz ve muamele, gözlemlediğim kadarıyla birçok erkeği çeşitli hayallerini kısıtlayarak gücü çoğaltmanın mecralarına sürüklüyor. Kadınlar da bu “itibara” artık sadece erkekler aracılığıyla değil, doğrudan kavuşmayı sağlayacak imkânlara sahip olabiliyorlar.  Gerçi reklamlara bakılırsa en cazip araba aynı zamanda yanı başında reddedilmesi beklenemeyecek bir vaadi temsil edermiş gibi duran model tipli kadın demek; öyleyse başat alıcı hâlâ erkek.

Fakat at ile araba hatta otomobil de tam olarak aynı şey değil. (Yaygın kullanımı nedeniyle tabii, “otomobil” yerine “araba” diyorum ister istemez.) Gelişmiş bir arabayla, bir motosikletle yaşanan hızın, doludizgin giden bir atın sağladığı o sonsuzluk duygusunu veremediği söylenebilir.  Giacomo Leopardi şöyle ifade ediyor:  “Hız, sözgelimi atların hızı, ister uzaktan görülsün, ister atlı bir araçta giderken bireysel olarak yaşansın… kendi içinde son derece keyifli bir şeydir; böyle bir hızın insanda yarattığı canlılık, enerji, güç ve yaşamla dopdolu oluş duygusunu kastediyorum. Gerçekten de bu hız neredeyse bir sonsuzluk düşüncesi uyandırır insanda, ruhu yüceltir, sağlamlaştırır.”

Son model hızlı bir araba ise sonsuzluk düşüncesi yerine faniliği unutmaya dönük bir dünya yarışının kelimeleriyle kaplıyor ufkumuzu. Karakalabalıklara karışmıyoruz, keyfimiz yerinde, daha ne isteriz? Bauelaire’i yücelten siyahı sevmiyor, İsmet Özel’i yere göğe koymayan otobüse binmiyor.

Siteler ve uydu semtlerle dağılan, genişleyen şehir, çevre yolları yayılırken gerçekleşen yeni parçalanmalarla sürekli nüfus ve karakter değişimi yaşıyor.  Site sakinlerine tek araba yetmez oluyor haliyle. İstisnalar olsa da ayağı yerden kesen pahalı marka çoğu aile için Veblen’in bir zamanlar anlattığı şekilde bir itibar göstergesi.  İmtiyazlı kesimlerin türdeşleriyle yüksek duvarların arkasına kapanmasını  Thatcher’ci  “alternatifi yoktur” sloganı eşliğinde izleyen seyircileriz. Yenilerde  “Haremlique Ve Selamlique” diye bir markayla da tanıştık, daha ne olsun: havlu gömlek kahve, her şeyimiz yenilenecek bu markalarla. Etrafında ne olup bittiğini umursamayan bir kazanma ve sahip olma hırsının güvencesi, genişledikçe yok eden ve yenileyen çevre yolları ve elbette güvenlik kordonu altında sürdürülen hayatlar. Minareyi çalan, kılıfını zaten hazırlamış oluyor.

Şiir dörtlükleri ezberler halinde gecelerde gezinirken, şairin müdanasızca sürdürdüğü hayatın tutarlı sahnelerini en çok yadırgayanlar kimler oluyor peki? Bana kalırsa, şehirli olmak nedir, şehir nedir, dolayısıyla medeniyet nasıl kavranır, Müslümanlık medeniyeti nasıl görür, ifade eder; işte bunların üzerine düşünmeyi çok da önemli bulmayanlar… Modernite amaçlarını temeli tüketime dayalı olarak benimseyen, Bihruz Bey misali “yenilik” ve “güvenlik” özellikleriyle yapıyor savunmasını (Jean François Pérouse). Yeni icat her zaman hayırlı ve salih, güvenli sayılan ise sahih ilişkilere izin veren bir hayat tarzı anlamına gelebilirmiş gibi.

Şehirli olmak, bir cangılda ilerlermiş gibi çelik zırhlarla kuşanmak, korkulara boğulmak, yoksul ve mahrumlardan kendini yalıtacak sebepler üretmek demek değil. Kalabalıklardan kendini yalıtma sebepleri çoğalanların ayırtına varamadığı gerçek: Şehri yürüme fırsatlarını kaçırmayarak ve toplu taşıma seferleriyle kendinize ait kılarsınız.

Ekodidakt:

İstanbul Prof. Dr. Mümtaz Turhan Sosyal Bilimleri Lisesi öğrencileri, kendi çıkardıkları Ekodidakt dergisi için röportaj yapmak üzere aradıklarında, hem mutlu oldum hem de tedirginliğe kapıldım.  Üç beş cümleyle idare eden, ironiyle silahlanmış, sabırsız, tüketici ve üşengeç bir liseli gençlik algısı bir hayli yaygın. Aslı Esra Erdoğan, Hatice Dündar ve Hakan Arslanbenzer (bildiğimiz Hakan Arslanbenzer’in oğlu. Ona, böyle iyi bir kalemi olduğuna göre ismine bir harf eklemesi gerektiğini söyledim),  okuyan ve düşünen gençler. Soruları samimi, kaygıları sahiciydi. Konuşurken zamanın nasıl geçtiğini fark etmedik. Gençlerin okumadığı veya tek yönlü okuduğu hiç doğru bir yargı değil.

Benzer konular