Amerika’yı Mahçupyan’la keşfetmek

Turgay Bakırtaş

Annem tam bir yalan avcısıydı. Ne zaman onu kandırdığımızı hissetse delil arar, bulamayınca da o son ve garantili yönteme başvururdu: “Peki Kur’an’a el basar mısın?”

Allah kelamı sınırdı, onu aşamazdık. Annem de bunu bildiği için rahattı zaten.

Burada ilginç olan bizim Kur’an-ı Kerim karşısında geri adım atmamız değil, annemin el basma kozunu her kullanışında aslında haklı oluşuydu.

Milletimiz de tıpkı annem gibi; yalanı, oyunu, tezgâhı çabucak fark ediyor ama “çocuk çok fırlama olduğu için” peşine takılıp delil bulamıyor. Üstelik ortada Kur’an’a bastıracak bir el olmadığı gibi, o olmayan elin Kur’an’la ilgisi de yok.

2016, Cumhuriyet tarihi boyunca olmadığı kadar canımızın yandığı bir yıldı. Tam 16 intihar saldırıyla karşılaştık, 15 Temmuz’u yaşadık, Ankara’da Rus Büyükelçisi suikasta uğradı, Türk Ordusu Suriye’ye girdi, güvenlik güçleri sayısız terör saldırısı yaşadı. Yüzlerce şehit verdik, binlerce insan yaralandı. Başta Suriye olmak üzere İslam coğrafyasında yaşananlara değinmiyorum bile; gözümüz, kulağımız, kalbimiz hep oralardaydı.

Tüm bu olayların ayrı özellikleri, farklı bağlamları bulunduğu gibi; birbiriyle yakından ilgili olanları, yönlendirilenleri, bir yerlerde özellikle organize edilenleri de vardı. Bu ilişkileri tarih bir şekilde ortaya çıkarıyor, ancak biz, tarihi yaşarken onları göremiyoruz. Yine de bir güdü, geçmişten gelen bir tecrübe ya da bir “anne feraseti” burnumuza kötü kokular getiriyor.

Koku hafızası çok güçlüdür ve kolay yanılmaz. Bu yüzden, kimi zaman gerçekten de “komplo teorisyenliğine” ya da “gündem saptırma girişimine” dönüşse de, bir koku alıyorsak, bu bir hakikate işaret ediyordur.

2016’nın en güçlü ve pis kokusunu 15 Temmuz’da aldık. Bir değil birkaç yerden üstelik. FETÖ eliyle girişilen askeri darbenin arkasında duranlar, o gece gördükleri kahramanlıklar karşısında öyle derin bir moral bozukluğuna uğradılar ki suratlarının morardığını binlerce kilometre öteden bile anladık. Can sıkıntıları tavırlarına, sözlerine, bakışlarına sindi. Hiç kimse, “aniden gelişen” ya da “parçası olmadığı” bir olayın istemediği bir sonuca ulaşmasından böyle rahatsız olmazdı. “Kur’an’a el bastırmamıza” bile gerek yoktu, her şey açıkça ortadaydı.

O günden sonra, uzun yıllar boyunca okuduğum, bazen katılmasam bile fikirlerine değer verdiğim bir isim, bizi “burnumuzun yanlış koku aldığına” ikna etmek için canhıraş bir mücadeleye girişti. Etyen Mahçupyan’dan söz ediyorum. Başta Mahçupyan’ın niyetini anlaşılır buluyordum: Ortada çok büyük bir dava vardı ve bu davanın hesabı yalnızca “düşman” üzerinden görülemezdi.

Eleştirelliği kaybetmememiz adına önemli ve değerli bir uyarıydı bu. Fakat Etyen Bey, iddiasını iktidara ve temsil ettiği kitleye hitaben “kendinize gelin, siz de suçlusunuz” noktasında bırakmadı, onu kabul edilemez biçimde “Bu işin tek ve mutlak sorumlusu sizsiniz, bunu bildiğiniz için ABD, Batı gibi hayali düşmanlar yaratıyorsunuz” seviyesine taşıdı.

Eğer Mahçupyan, bu söylemini tam 15 yazısında dile getirmeseydi görmezden gelebilirdim. Fakat bu acayip ısrar bile başlı başına şüphe uyandırdı. Birkaç yazıyla gayet de anlatılabilen bir konuyu neden tekrar tekrar önümüze koydu Mahçupyan?

Devam etmeden önce, Mahçupyan’ın Karar’da yayınlanan söz konusu yazılarının bir bölümüne göz atalım:

“Aklımızı başımıza alıp şu gerçeği görmemiz gerek. Türkiye bir süredir sorunlarını çözemiyor ve giderek kırılgan hale geliyor… Ama yine de meraklıları ille de darbeyi ABD yaptı diye inat edebilirler. CIA mavalları uydurup ille de işin arkasına ABD’yi koymak, Gülencileri hafife almak isteyebilirler. Ancak ilave bir varsayıma muhtaçlar: ‘ABD aptaldır’… Eğer aptalsa ABD gerçekten de darbeyi desteklemiş olabilir. Ne yazık ki bu yönde de elimizde delil yok henüz.” (29 Temmuz 2016)

“İşin gerisinden ille de ABD çıksın da rahatlayalım istiyoruz. İçine düşmüş olduğumuz ama henüz tam idrak edemediğimiz başarısızlık ve çöküntü tablosu karşısında ufaktan başlayan depresyonu hissediyor ve bir antidepresan üretme gereği duyuyoruz. Çünkü Gülen’in bütün bunları tek başına yapabilecek organizasyonu kurabilmesi bir yenilgidir. Şimdi suçu üzerimizden atmak, vicdanımızı rahatlatmak istiyor ve ‘büyük güçler’ komplosuna, ABD’ye sığınıyoruz.” (12 Ağustos 2016)

“Bu tür eylemlerde doğrudan veya dolaylı dış güçler tabii ki olabilir. Ama konu Gülen örgütü olduğunda, darbe girişimi için bir dış gücün varlığı ne gerekli ne de yeterli… Muhtemelen daha gerçekçi tahmin Gülencilerin bunu kendilerinin tasarladığı ve dış ülkelerdeki belirli politik gruplara ‘satmak’ üzere ilk temasları da yapmış olduğudur.” (16 Ağustos 2016)

“‘Üst akıl’ söylemi Gülen ve PKK gibi aktörleri piyonlaştırırken, kendimizi de tamamen edilgenleştiriyor. Böylesine bir ‘üst akıl’ gerçekten de varsa ne yapabiliriz ki?” (19 Ağustos 2016)

“Aynı durum Gülen örgütü ile ABD ilişkisi için de geçerli. Daha önce yazdığım üzere darbenin ABD’de bazı grupların bilgisi dışında olma ihtimali son derece az. Ancak buradan hareketle ‘ABD darbeyi destekledi’ demek mümkün değil. En azından henüz… Çünkü yeterli gayreti henüz göstermedik, delil bulamadık.” (21 Ağustos 2016)

“Darbenin arkasında ABD olsun isteği böyle bir şey. Bu arayış ‘gerçekten de’ ABD’nin darbeyi desteklemiş olma ihtimalinden bağımsız. Nihayette böyle bir ihtimalin üzerine gidilir ve kanıt varsa da açıkça ortaya konur. Darbenin arkasında ABD’nin olup olmaması yaşananları değiştirmiyor… Ama yaşananların anlamını değiştiriyor ve biz bunun peşindeyiz. Darbeyi ABD yapmış olsun ki biz de iç dünyamızda rahatlayalım istiyoruz.” (20 Eylül 2016)

“Öte yandan eğer gerçek bir dış destek olsaydı, acaba 15 Temmuz gecesi televizyon kanallarındaki yayınlar böyle mi olurdu?” (02 Ekim 2016)

“Örneğin ABD darbeyi destekledi, ya da PKK ile IŞİD veya FETÖ ortak çalışıyor diyebilmek için, sözü geçen aktörlerin anlam dünyasında gerçekliğin nasıl gözüktüğünü, farklı durum ve olguların nasıl algılanıp değerlendirildiğini, bu bağlamda zihniyete, ideolojiye ve duygu dünyasına dair anlamlandırmaların niteliğini ortaya koymak durumundayız. Bütün bunlar bile yapılacak önermeyi kesin doğru kılmaz…” (10 Kasım 2016)

“Başkalarının Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak istediğini söyleyip duruyoruz ama aslında bunu yapan bizzat biziz. Hiç gerek yokken uçurumun kenarına giderek cesaretini kendisine kanıtlamak isteyen ‘delikanlılara’ benziyoruz. Merak etmeyin kimse bizi itmeyecek…” (06 Aralık 2016)

Mahçupyan, bu yazılarda “kurnazca” bir numaraya başvurarak, “ABD’nin ne mal olduğunu ispatlayan” olaylara atıf yapıyor ve “Elbette ABD sütten çıkmış ak kaşık değil, taşıdığı karanlığın ben de farkındayım” manasında cümlelerle “düşmanın” hakkını veriyor. Hepsi bu kadar. Bu tespit hiçbir şekilde Türkiye’ye bağlanmıyor. Bu tespit hiçbir şekilde ABD’nin PKK’ya (Yoksa Mahçupyan da Batılılar gibi YPG demeyi mi tercih eder?) silah yollamasına bağlanmıyor. Bu tespit hiçbir şekilde Türkiye’nin DEAŞ’a yardım ettiği iftirasını CIA ve John Kerry’nin ortaya attığı gerçeğine dayanmıyor. Bu tespit hiçbir şekilde ABD’nin DEAŞ’a tek bir kurşun bile sıkmadığı, DEAŞ diye ÖSO hedeflerini vurduğu haberlerine dayanmıyor. Bu tespit hiçbir şekilde Fetullah Gülen’in Graham Fuller üzerinden CIA bağlantısına dayanmıyor. Bu tespit hiçbir şekilde ABD’nin günde kaç yudum su içtiğini bile bildiği Fetullah Gülen’in terör imparatorluğuna neden göz yumduğu hakikatine, onu iade etmemek için attığı sonsuz taklalara dayanmıyor.

Hal böyleyken, her ne hikmetse “kendi günahlarını görmezden gelmek uğruna hayali düşmanlar yaratan sorumsuzlar” biz oluyoruz. Her şey bir şekilde ve mutlaka bizim “iç sorunumuz” oluyor. “ABD istese zaten bizi iki dakikada bitirir ki oğlum, ne yapsın FETÖ’yü” oluyor.

Mahçupyan’ın kaleminden çıkacak bir dünya tarihi nasıl olurdu merak ediyorum. Çinli prenseslerin sadece Çinli prensesler olduğu, dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin İngilizlerin kapısını çalıp “Ya biz size her şeyimizi verelim, siz de bizi yönetin” dediği, kimsenin kimseye karışmadığı, devletlerin sırf kendi şapşallıklarından ötürü çöktüğü, Kolomb’un Amerika’yı değil Amerika’nın Kolomb’u keşfettiği bir tarih okuması hepimizi gülümsetirdi sanırım.

Gerçi hakkını yemeyeyim, Mahçupyan’ın bir cinayet dedektifi gibi “delil de delil” diye tutturması da az komik değil. Ama şu soru hâlâ zihnimi kurcalıyor: Mahçupyan neden inatla ABD’yi 15 Temmuz’un fersahlarca uzağında tutmaya çalışıyor?

Şimdilik buna verecek cevabım yok. Etyen Bey açıklarsa dinlemeye hazırım.

Benzer konular