Ağlayan beceriksizler çağı

Aylardan beri ne yana baksam ağlayan birilerini görüyorum. Gözyaşı döken değil, derdini abartılı biçimde oflayıp puflayarak anlatan, sızlanan, sürekli şikâyet eden anlamında. İşini gerektiği gibi yapmayan, mesleğinin şartlarını yerine getirmeyen, müşterisine, okuruna, öğrencisine saygı duymayan kim varsa, kendisinin boş bıraktığı yeri layıkıyla dolduranları engellemek için yırtınıyor; kamuoyu oluşturmak için lobi faaliyetleri yürütüyor.

Nereden başlayayım… Turizmciler mesela. Yabancı bir online rezervasyon sistemi kıyıda köşede kalmış, reklam gücü olmayan ama işini iyi yapan, fiyatlarını şişirmeyen butik oteller başta olmak üzere birçok turistik işletmeye geniş kitlelere ulaşma imkânı sağlayınca, kötü hizmeti yüksek meblağlara satmaya alışmış “kodaman” acenteler kıyameti kopardı. Kendi hizmetlerini iyileştirmek yerine, 2 liralık çorbayı 10 liraya satmaktan, 5 Euro değerindeki tekne turuna 30 Euro değer biçmekten vazgeçmek yerine bu sisteme saldırmaya başladılar. Aylarca siyasilere baskı yaptılar, gazetelere haber yaptırdılar, mahkemelere başvurdular. Ve bunca ağlamanın neticesinde sisteme erişimi yasaklattılar. Bu göz yaşartıcı mücadeleyi müşteriye daha iyi hizmet sunmak için de vermek akıllarına bile gelmedi.

Benzer bir süreci bugünlerde taksiciler yürütüyor. Taksi esnafının şöhreti malum, içlerindeki kaba, saldırgan, saygısız, kazıkçı şoförlere ciddi yaptırımlar uygulamadıkları için hepimiz taksicilerden nefret eder hale geldik. Müşteri beğenmeyen, mesafe beğenmeyen, güzergâh beğenmeyen, hava durumu beğenmeyen ve bu huysuzluğunu bizlere yansıtmayı marifet sayan taksicilerin dışında kalanların katıldığı uluslararası bir sanal uygulama hepimizi memnun etti. Hava yağmurlu, o yol sıkışık, aracı teslim edeceğim vaktim yok demeyen taksicilerle güzel güzel yolculuk etmeye başladık. Ama o da nesi; Beyazıt’tan, Taksim’den turist olmayanı aracına almayan, şikâyet etmek isteyenle dalga geçen ya da sözlü/fiziksel saldırıda bulunan kim varsa bu sisteme vurmaya, “ekmeğimizle oynuyorlar” demeye, siyasetçiler karşısında ağlamaya başladı. “Çoluk çocuğumuz var” diyerek duygu sömürüsü yapmak, içlerindeki yüzkaralarını temizlemekten kolay geldi.

Beceriksizliğini ağlayarak örtbas etmek isteyen bir diğer grup, yerli futbolcular. Yabancı oyuncu sınırlamasının kalkmasıyla birlikte, birçok kulüp kadrosunu kaliteli yabancılarla güçlendirdi. Geçmiş yılların aksine, yapılan dış transferlerde başarı oranı yükseldi; Galatasaray, Göztepe gibi takımlar yeni transferlerinden yüksek verim alarak çok başarılı performanslar sergilemeye başladı. İsteksiz antrenman yapan, oynamak için maç seçen, kendini geliştirmeyen, giydiği formaya saygı göstermeyen ve bunlara karşın astronomik paralar kazanan yerli oyuncular bir anda gözden düştü. Kadroya giremez, transfer yapamaz, para kazanamaz oldular. Sonuç? Elbette daha iyi olmaya, daha sıkı çalışmaya yemin etmediler. “Bu ne canım, sahada İstiklal Marşı okuyabilen kimse yok” goygoyculuğuyla kendilerine taraftar bulmaya, meseleyi güya “milli” bir çizgiye çekerek (kendileri milliliği bile paraya endekslemiş oldukları halde) ilgili mercilere baskı yapmaya başladılar. O kadar ağlayıp sızlandılar ki mevcut düzenlemeyi iptal ettirmeyi başardılar.

Bitmedi, daha “kültür insanları” var. Sinemada, televizyonda, müzikte, edebiyatta, yayıncılıkta sivrilemeyen, kültüre katkı sunamayan, iyi filmler çekemeyen, iyi romanlar yazamayan, dört başı mamur çeviriler yapamayan kim varsa “kültürel iktidar” kavramının arkasına sığınarak “siyasal iktidar” tarafından sahiplenilmek istiyor. Geçmişten bugüne uzanan, varlığı inkâr edilemeyecek ideolojik ayrılıkların gölgesine sığınanlar, kurdukları ajanslara belediyelerden, Kültür Bakanlığı’ndan, TRT’den iş verilsin diye buldukları hiçbir ağlama fırsatını kaçırmıyor. Önce üretip sonra karşılığını almak yerine, önce karşılığını alıp sonra “üretirmiş gibi yapmayı” tercih ediyorlar. Bırakın dünyayı, Türkiye’de bile yankı uyandıracak kalitede işler yapmaktan uzaklar ama filanca kültür daire başkanına, falanca müsteşar yardımcısına ağlamaktan geri durmuyorlar.

Peki ya “muhalefete” ağlayanlar? Onların da ucu bucağı yok. Bir kısım akademisyenleri ele alalım. Memleketin tarihine, kültürüne, bilimine katkı yapmayı umursamayan, çalışma sahasını Batı’dan alınan ve bizde karşılığı olmayan temelsiz kavramlarla, boş sloganlarla sınırlayan, bir terör örgütüne alenen destek verdiğini anlamayacak kadar dar görüşlü, ülkesinin yüzlerce yıllık geleneklerini bilmeyen hocalar, karşılaştıkları her siyasal tepki karşısında önce Latin Amerika dağlarında gezen korkusuz devrimci pozu kesiyor, sonra da kaçınılmaz biçimde ağlamaya başlıyor. Bir kısım gazetecileri ele alalım. Öz yurdunu dünya arenasında küçük düşürmek, zor duruma sokmak için kendilerine servis edilen her yalanı yayan; “vatana ihanet” gibi korkunç bir suçu bakkaldan sakız çalıyormuşçasına rahatlıkla işleyen kim varsa, hukuk karşısına çıkacağını anlar anlamaz yurt dışına kaçıp Alman saraylarında ayakkabı öpüyor, Fransız televizyonlarında “Türkiye bir cehennem” tiratlarıyla ağlıyor.

Beceriksizlik, tembellik, rahattan kopamama, fitnecilik, çıkarcılık ve diğerleri… Sayısız sebepten dolayı sayısız insan her gün gözümüzün önünde ağlayıp duruyor. Sırf yaptıkları işi kendilerinden daha iyi, daha dürüstçe yapanlar başarılı oluyor diye. Ve ne yazık ki bu ağlayıp zırlamaların, bu kendini paralamaların, bu şikâyetlerin karşılığını almayı başarıyorlar. Eh, bu da az buz bir başarı değil; samimi bir tebriki hak ediyorlar.