Af risalesi

Turgay Bakırtaş

Yazar ve editör olarak ilk Gerçek Hayat maceram 2013’te, Gezi Parkı olaylarının biraz öncesinde başlamıştı. Haftalar boyunca Gezi’yle yatıp Gezi’yle kalkmaktan, olaylar üzerine yazmaktan, konuşmaktan, düşünmekten bitap düşmüştüm. Yeni bir yazı/dosya için bilgisayar başına geçtiğimde kafama silah dayamışlar gibi hissediyor, bu belayı başımıza musallat edenleri nahoş sıfatlarla anıyordum. Gezi’ye rahmet okutacak kadar büyük ve uzun süreli bir musibetin giderek yaklaştığı aklımın ucundan bile geçmiyordu.

Dershane mızıldanmalarıyla “geliyorum” diyen felaket, yüzünü 17 Aralık’ta gösterdi. Ve bu kez de aylar boyunca Cemaat yazıları, dosyaları yazdım, söyleşiler yaptım. Cemaat’e dair kâğıda dökmediğim tek bir kelime kalmadı; Gülen’in uğursuz çehresinin her bir kıvrımını, Zaman ve Samanyolu eşrafının pişkin suratlarındaki her zoraki sırıtışı ezberledim. Twitter’da ardı arkası kesilmeyen sataşmaları görmezden gelmeyi öğrendim. Ama sonuçta bundan da bezdim; olağanüstü bir şey olmadıkça bir daha Gülen’in de o çıldırmış örgütünün de adını anmamaya karar verdim.
Pek “olağanüstü” bir durum değil belki ama Fethullah Gülen’in 10 Şubat 2016 tarihli sohbetinde sarf ettiği bazı cümleler beni hem gülümsetti, hem de aldığım karara küçük bir ara vermeye teşvik etti. Gülen, her zamanki sonu gelmez söz oyunlarının sonunda şunları söylüyordu:

“Birer tatlı menkıbeler halinde anlatacaksınız bunları; en latif şiirleri dinler gibi dinleyecek, zevkten bayılacaksınız. ‘Allah’ım affettik, onları da cennetinle sevindir’ demeye hazırlayın kendinizi. Evet, sizi bekleyen bu…”

Bazı hedefleri devirmek için sadece tek atış hakkınız vardır, devirdiniz devirdiniz, deviremezseniz, başınıza gelecek her şeye razı olacaksınız. Görünen o ki Fethullah Gülen, deviremediği hedef kendisini dört bir yandan kuşatmışken bile çırpınmak, “Ortalığı ne kadar daha bulandırsam kârdır” demek istiyor. İstesin tabi, çakma Mesih rollerine, çilecilikte Hıristiyan tarikatlarına tur bindiren gözyaşı resitallerine devam etsin, tutan yok. Ama kendisinin değilse bile, akletme yetisini tatile göndermiş takipçilerinin kulağına küpe etmesi gereken bir şey var: Sizi kimse affetmeyecek! Çalıntı sorularla girilen sınavlar sayesinde işgal ettiğiniz makamları gerçekten hak etmiş olanlar sizi affetmeyecek. Terörist diyerek üzerine gittiğiniz yardım kuruluşlarının kesintiye uğrayan dağıtım faaliyetleri yüzünden zorda kalan mazlumlar sizi affetmeyecek. Yasadışı yollarla dinlediğiniz, sahte deliller üreterek özgürlüğünü elinden aldığınız masumlar sizi affetmeyecek. Sırf sinsi hedeflerinize ulaşmanıza yardımcı olur diye dolaylı yoldan destek verdiğiniz teröristlerin öldürdüğü bebekler, anneler, babalar sizi affetmeyecek. Engellediğiniz sevkiyatlar yüzünden savunmasız kaldıkları için toprakları ve namusları düşmanca çiğnenen kardeş halklar sizi hiç, ama hiç affetmeyecek.

Yeni Şafak’tan basın özgürlüğüne darbe!

Bir grup terörist, geçtiğimiz hafta Bayrampaşa’daki Yeni Şafak binasına silah ve molotoflarla saldırdı. Terörist dediğin sağa sola saldırır zaten, bunda anormal bir şey yok. Hatta bunun haber değeri bile yok. Asıl mevzu, asıl haber, herkesin gözünden kaçan asıl önemli nokta şu: Yeni Şafak yüzünden basın özgürlüğü ciddi bir kesintiye uğradı.

Nasıl bir diktatörlükte yaşadığımızdan, efendime söyleyeyim, Başbakan’a, Cumhurbaşkanı’na filan nasıl doya doya sövemediğinden bahseden güzel, vicdanlı ve her daim haklı insanların dramını düşünsenize? Tam sen kimin nasıl hazırladığı belli olmayan raporlar üzerinden 193 ülke arasındaTürkiye’yi “en kötü basın özgürlüğüne sahip 195. ülke” ilan edeceksin, hooop, Yeni Şafak’ı hatırlatacaklar, dilini ısırıp susacaksın. Çünkü ona yapılan saldırıyı da kınaman gerekecek. Bu saldırı yüzünden tekrar gündeme gelen, “iktidara geldiğimizde bu gazeteleri kapatacağız” diyen muhalefet partilerinden de bahsetmen gerekecek. Hatta ve hatta miting alanında “paçavra” dediği gazeteleri yuhalatan Selahattin Demirtaş’ı bile anman gerekecek. Yetmez gibi, aracındayken çapraz ateşe tutulan gazete patronlarını da anman gerekecek.

Hürriyet’in kapısıydı, Can Dündar’dı derken ne güzel takılıp giden, “basın özgürlüğü” için gecesini gündüzüne katan bu kardeşlerimizin yoluna taş koyan Yeni Şafak, sağlam bir dayağı hak ediyor. Sen ne diye iki tane molotof atınca yanan binada iş yapıyorsun ki? Bu ne sorumsuzluk? Bu ne serserilik? Bu ne vurdumduymazlık?
Yazık, çok yazık…

Cizre diye bir yer yok

Henüz kimse net olarak adını koyamıyor ama Cizre’de “bir şey oldu”.

Güvenlik güçleri, PKK tarafından uydurulduğu aşikâr olan özyönetim ilanıyla “kapatılan” mahallelere peş peşe operasyonlar düzenledi. Bu operasyonların Sur, Silvan, Bitlis, Hakkari gibi ayaklarında yer yerinden oynadı tabi. Devleti “sistemli biçimde soykırım yapmakla” suçlayan akademisyenlerden tutun da Türkiye’yi yabancı ülkelere şikâyet etmek için koşuşturan siyasilere kadar bir dolu çırpınış izledik.

Fakat Cizre’de işler tuhaflaştı. Başta, oradaki terör operasyonu da diğerlerine benzer yöntemlerle durdurulmaya çalışıldı. Sonra bir haber geldi, bir binanın bodrum katında yaralılar olduğu, güvenlik güçlerinin bu yaralıların tedavilerini engellediği şeklinde bir enformasyon kampanyası yürütüldü. Ama ne zamanki o bodrumdakilerin kimlikleri sorgulanmaya başlandı, en tavizsiz PKK yandaşları bile bir yerden emir gelmiş gibi suspus oldular. Twitter’daki katliam içerikli etiketler azalarak bitti. HDP ve Demirtaş bile artık aşina olduğumuz kara propaganda dilini bir kenara bıraktı.

Bilmiyorum bir gün kimlikleri açıklanır mı ama belli ki duyulursa yeri yerinden oynatacak birileri vardı o bodrumda. Yoksa ajitasyon için eline geçen her fırsatı dibine kadar sömüren onca insan niye sussun, niye haritada Cizre diye bir yer yokmuş gibi kafasını öbür yana çevirsin?

 

Benzer konular