800 yılık köy: Sarıhacılar

Yusuf Armağan

Tarihin seyri içerisinde vuku bulan büyük değişimlerin küçük ve kendi halinde yaşam sürmekte olan beldelerde hangi boyutlarda bir fırtınaya sebebiyet vereceğini hiç kestiremeyiz. Üretim biçimlerindeki değişiklikler, üretilenin dağıtım şeklinin daha evvel hiç olmamış bir biçimde gerçekleşiyor olması, üretilenin kişiye özel değil de insana kişiliğini kaybettirecek düzeyde kitleselleşmesi, üretilenin nihai kullanıcıya ulaşmasındaki sürecin zamanın daralması, dolayısıyla yeni alışkanlıkların oluşması, iktisadi davranışları belirleyen en temel kavram olan ihtiyacın insanın elinden çıkarak başkalarınca yönetilebilir bir mahiyet kazanması Toroslardaki bir köyde bulunan hanenin dağılmasına yol açacağını kim kestirebilirdi ki?

Tuhaf. Asıl tuhaf olansa bu tuhaflığa alıştığımızı sandıkça hayatımızın kötüleştiği gerçeğidir. Başkalaşımın insanoğlunu götürdüğü yerden tutun, insanın son tahlilde vardığı yerden geriye dönüşünü imkânsız kılan zanlarla kuşatılmışlığına, yabancılaşmasına, buhranlara, hasbelkader içine düştüğü durumun rahatsızlıklarına rağmen var olanı realize edişine kadar birbirini takip eden mahpusluk zincirlerine tanık olduk.

İşte bu yüzden, tarihin önüne gerilmiş kalın perdelerin bir anlık aralanışında bile bir umut sarıveriyor insanı.

Çok değil bir, hadi biraz daha geniş ele alalım, iki asır evveline kadar önemli ticaret merkezleri arasında yer alan iki şehri (Konya ve Alanya) birbirine bağlayan güzergâhlardan birinde yer alan Sarıhacılar Köyü’ne düştü yolumuz bu kez. İki şehri birbirine bağlamaktan bahsetmişken, sanılmasın ki, sadece bu iki şehir birbirine bağlanmaktadır. Alanya başka coğrafyalara, Konya başka coğrafyalara açılmakta ve böylece galaksi benzeri bir ağın iki önemli şehri olarak tarihte konumlanmaktadır bu şehirler. Galaksi tabirini kullanışım boşa değil. Çağımızın önemli düşünürlerinden Gilles Deleuze, Batı uygarlığı ile İslâm medeniyetindeki şehir tasavvurunu karşılaştırırken Batı’daki şehir algısını “garnizon” metaforuyla, İslâm medeniyetindeki şehir tasavvurunu ise “galaksi” metaforuyla açıklar. Garnizon kendi içinde kalan ve kendisini tekrar eden bir biçime tekabül ederken galaksi başka galaksilerle ve kendi içerisindeki yıldızlarla irtibat, alışveriş, etkileşim ve iletişim halini temsil eder. Biri kapalı devredir ve dünyaya kapalı olmayı zorunlu kılar. Diğeri ise dünyaya açık olmayı olmazsa olmaz olarak kabul eder. İşte böylesi bir kurgunun iki şehrini birbirine bağlayan yollardan biri üzerinde kurulu olan bu köyü, parlak zamanlarını tarihin bir anında dondurmuş ve belki de sıcak bir nefes bekler durumda buluverdik.

Konya sonrasında Beyşehir’den yola çıkıp, Akseki üzerinden Manavgat’a ve Alanya’ya ulaşmak için kullandığınız yoldan iki kilometre kadar içeride yer alan bu köye oldukça güzel bir asfaltı takip ederek vardık. İkindinin okunmasına takriben iki saat varken vardığımız köyde bizi evvela toparlanmakta olan birkaç küçük tezgâh karşıladı. Yöresel yiyecek içeceklerden ve turistlerin ilgisini çekecek şekilde imal edilmiş renkli küçük objelerden oluşan bu tezgâhlar buraya bizden az evvel gelmiş ve kısa bir sürenin sonunda ayrılmış olan turistlere yönelik olarak kurulmuş. Onlar gidince de tezgâhlar toplanmaya başlamış. Biz duraksayınca isminin daha sonradan Mehmet Güzel olduğunu öğrendiğimiz 13 ya da 14 yaşındaki delikanlının ‘buyrun, hoşgeldiniz, size nasıl yardımcı olabilirim?’ sorusuyla iniverdik arabadan.

Biz köyün camisine yönelince Mehmet ‘isterseniz size bu camiyi anlatabilirim’ dedi. ‘hay hay’ dedik Mehmet’e. Başladı anlatmaya.

İpek yolunun kollarından biri üzerinde kurulu bu köy 800 yıldır var. Cami de öyle. Caminin içi bugüne kadar çalınmış olan onlarca el yazması Kur’an-ı Kerim, el dokuması halı ve kim bilir daha nelere rağmen adeta bir müze gibi. Padişah tuğraları, tablo haline getirilmiş asırlık kâbe örtü parçaları gibi çok sayıda eser var içeride. Kendisi küçücük ama hikâyesi kocaman bu camide iki rekâtla kopabiliyorsunuz dünyanın bütün kirinden. Avlusuyla, sonradan yeri değiştirilmiş minaresiyle, ahşabıyla, taşıyla, minberi ve mihrabıyla harika bir cami burası.

İkindiye kadar köyün ıssızlığına bırakıyoruz kendimizi. Köyde, köyün yerlisi diyebileceğimiz sadece bir kişi yaşıyormuş şu anda. O da yılın belli aylarında Konya’dan gelerek kalıyormuş burada. Köyün, şu an büyükşehirlerde yaşayan sakinleri, tarihsel olarak köyün ve köylünün genetiğinde var olan ticari tecrübelerini icra etmekle meşguller. Anladığım kadarıyla uzaktan da olsa ilgileniyorlar köyleri ile. Çok meşhur bazı büyük iş adamlarının buralı olduğunu öğreniyoruz.

Köyün şu anki sakinleri başka yerlerden buraya gelmiş kişiler. Koruma altına alınmış köyün restore edilmiş evleri bu insanlar sayesinde ayakta duruyor diyebiliriz. Köyde bir müze, yeni hizmet vermeye başlayan bir pansiyon ve bir de restoran bulunuyor. Tüm bunların hepsi, aslına sadık kalınarak kullanıma hazırlanmış yapılar.

Birazdan yanımıza, Mehmet’in babası Muhammed Güzel geliyor. On üç yıldır bu köyde fahri imamlık yapıyormuş Muhammed Bey. Köyün, köyde yaşamayan ama köylerini yaşatmaya çalışan ileri gelenlerince vazifelendirilmiş burada. Köydeki restorasyon faaliyetlerine de hane sahiplerinin arzusu doğrultusunda nezaret ediyor, gelen gidenle ilgileniyor, köye gelen turist kafilelerine rehberlik yapıyormuş.

Vakit girince abdestini alıp bir ezan okuyor. O önde ben ve Mehmet ardında ikindiyi kılıyoruz birlikte. Namazdan sonra ayrılırken, köye, köyün camisine gözü gibi bakan Muhammed Bey’in ‘yine gelin, eşinize dostunuza da söyleyin onlar da gelsinler’ deyişindeki samimiyeti yedeğimize alıyoruz ve ayrılıyoruz köyden.

Medeniyetimizin kök hücreleri bu mahzun köylerde bizi bekliyor bana kalırsa. Bu kadim ticaret yolarında, bu düğmeli ağaç evlerde, bu camide, bu kervansaray kalıntısında, bu göğün altında, bu topraklarda. Neyi kaybetmiş olduğumuzu hatırlatmak için bizden sadece bir adım bekliyorlar.

Benzer konular