53 yıl sonra ‘Karanlıkta Uyananlar’

Tutku, hayatın anlamı üzerine bir kaygıyla yol alıyorsa nasıl da değerli! Zaman onu eskitmiyor, sansür onu yok etmiyor.

Kurban Bayramı günlerinden birimde Gülcan Tezcan’la Aydos Ormanları’nın nefesi hissedilen Kartal Sanatçı Yaşam Evi’nde ziyaret ettik, yönetmen Ertem Göreç’i. İnsan bu kadar mı korur heyecanını sinemaya verdiği 68 yıldan sonra… Karanlıkta Uyananlar üzerine konuşacağız, gelgelelim çağrışımlarla dağılıyor sohbetimiz. O sözüne ara veriyor birden, bizi daha iyi ağırlamak veya bir kupür göstermek için odasına veya kafeteryaya gidip geliyor.

Bizi bir araya getiren Karanlıkta Uyananlar filmi, dönemi içinde yalnız sayılabilecek bir çabanın eseri. Askeri darbe sonrası şartları, yeni hayal kırıklıkları ve ithal ikameye dayalı ekonominin krizleriyle toplumsal gerçekliğe sevk eden bir ortam oluşturuyor. “Film çekebilecek beş altı yönetmen vardı ama senaryo yazacak Türkali misali yazar yoktu” diye anlatıyor Göreç. Toplumsal gerçekçilik bir yere kadar götürülebildi ve sansürle birlikte eski sinema kalıplarına geri dönüldü 60’ların ikinci yarısı tükenirken. Türkiye’de sosyo-ekonomik şartlar değiştiği için sürmedi akım. Halit Refiğ’in “Kurutulması gereken bir bataklık” diye eleştirdiği, Muhsin Ertuğrul’un temellerini attığı bir sinemadır, geri dönülen.

Temellükle sonuçlanmama mücadelesi verilen tutku Metin Erksan filmleri gibi Ertem Göreç filmlerinin de kurcaladığı bir tema. Karanlıkta Uyananlar, “Hani bunun ilk sahibi?” sorusu umurunda olan insanların kapitalizme yenik düşmeme savaşını konu alıyor. Filmin çekilme sürecini şöyle anlattı Göreç: “Lütfi abinin asıl mesleği sendikacılık. Biz Lütfi (Akad) abiyle iki sene sendikada çalıştık. Bir sene film çekememişiz. Oğlum beş-altı yaşında, bakkala borcum var, arka sokaktan dolaşıyorum. Benden iyi çekecek arkadaşlar vardı ama sendikacılık tecrübesi gerekirdi. Olayları ve karakterleri çok güzel çizdi Vedat Türkali. Ben de halkın, işçi sınıfının içinde yaşadığımdan dil tabii oldu. “

Karanlıkta Uyananlar’ın çekilme aşamalarını Ali Can Sekmeç’in 47. Altın Portakal Film Festivali Yayınları kapsamında hazırladığı “Emeğin İzinde Bir Sinemacı Ertem Göreç” isimli kitapta Türkali’nin kaleminden şöyle okuyoruz: “Ertem Göreç ülke çapında başlayan sendikal hareketin sinemadaki yürekli savunucusuydu. Stüdyolardaki ağır koşullarda yıllarca çalışmış, setlerdeki dağınık çalışma düzeninin acılarını bilen namuslu bir sinema emekçisi olarak en öne atılmıştı. Kuşkusuz işçi konularıyla ilgili bir film yapmak düşünülünce ilk akla gelecek isim Ertem Göreç’ti.”

Efe Film Vedat Türkali’den bir boya fabrikası konusunu ele alan bir senaryo ister. Ne var ki şirket batınca senaryo taslak olarak kalır. Çok geçmeden birlikte çalıştığı ünlü bir yapımcı-yönetmen benzeri bir talepte bulunur. Dönemin gözde konusudur toplumsal içerikli filmler ne de olsa. Türkali önceki metni geliştirir. Sendikalaşmayı, ülkeyi dışa bağımlı kılan montaj sanayiine karşı yerli sanayii savunan bir film öyküsü oluşturur.  Ancak öyküyü okuyan yapımcı-yönetmeni rahatsız eder metin, “İşçi filminden başka yapacak film mi yok Hoca?” diye yükseltir sesini okurken. Daha sonra Atıf Yılmaz’dan bu beklenmedik tepkinin sebebini öğrenecektir Türkali: Ünlü yapımcı-yönetmen Türkali’nin çay servisi yapan eli yüzü düzgün temiz giyimli hizmetçisini polis sandığı için öyküye aşırı bir tepki vermiştir. Türkali de öyküyü sinema bilgisine hayran olduğu Göreç’e okutur. Göreç daha ilk anda hikâyeyi çok beğenir ve o günlerde sinema üzerine çalıştıkları Amerika’dan yeni dönmüş olan Ayla ve Beklan çiftine götürür. İlginç ayrıntılar: Kişisel sermayelerin bir araya getirilmesiyle yeni bir şirket kurulur, Yeşilçam estetiği dışına çıkılan bir afiş hazırlanır.

Filmde Yeşilçam klişelerini sarsan pek çok farktan söz edilebilir: Hikâye ağırlıklı olarak fabrika mekânlarında geçtiği halde fabrikatörün oğlu ve işçi kız aşkı yaşanmıyor. İşçi kız, sendikacı işçi delikanlıya âşık; fabrikatörün oğlu ise fabrika için resim yapan bir ressama. “Sarışın” ressam kız işçi hakları konusunda duyarlı gözüküyor, ancak süreç akıp giderken kendi ortamının yargılarıyla aşağılıyor işçileri. “Biz en iyi boyayı yapıyoruz, dışarıdan hala boya sokuyorlar memlekete” diye konuşan fabrikatör Şeref Bey, işçi geçmişiyle kapitalizmin yöntemlerini fark etmemiş kırılgan bir patron profili çiziyor. “Kimsenin hakkını yemiyorum ben” diye konuşuyor sendika konusu açıldığında: “Çalışanların dostuyum ben. Hakkı yenen varsa gelsin bana söylesin.”

Bir çıkar şebekesi ise ithal boya akışı hesabına entrikalarını sürdürüyor: “Sivaslı’yla Çemişgezekli kimya öğrenecek de biz de boya sanayii kuracağız! Dışarıdan gelen boyaları birbirine karıştırmak, ambalaj yapmak neyimize yetmiyor?”

Şeref Bey’in oğlu, Fikret Hakan’ın canlandırdığı Turgut, işçilerin temsil ettiği hesapsız kitapsız, içtenlikli ilişkilerin dünyasını tercihiyle babasını geleceğe dönük beklentileri konusunda umutsuzluğa düşürüyor. Gelgelelim Şeref Bey’in vefatından sonra bütün iyi niyetine karşılık tecrübesizliği yüzünden yönetimde etkili olan ithal boya şebekesinin yönlendirmelerine açık hale geliyor.

Sınıf farkı dostluğu imkânsız mı kılıyor sahi… Babasının ölümünden sonra fabrikanın yönetimini devralan Turgut, istemeyerek de olsa farklı bir çevreye açılırken işçi arkadaşlarından adım adım uzaklaşıyor. Gerçi huzursuzluğu hissediliyor, ama bu sistemde hem orada hem burada olmak mümkün olmazmış demek ki… Samimiyete izin vermeyen konum değişiminde her iş, her adım şaibeli olacaktır, ta ki filmin sonunda Turgut radikal bir karar verinceye kadar.

İşçilerin tabii öncüsü gibi görünen Nuri Baba’nın sözü gelişmeleri özetliyor: “Herkes yaşadığı yere göre insandır.”

Açık ki Yeşilçam klişelerinden kurtulma çabası sergileyen bir film, Karanlıkta Uyananlar.  Türkali filmin bitiminde kendisini yenik düştüğü bir meydan savaşından çıkmış gibi hissettiğini anlatıyor, Ertem Göreç kitabında. Göreç Yeşilçam sinema birikiminin dramatik kurgusal yapısını tutkuyla benimsediği için, bütün yeteneğine karşılık Türkali’nin beklentilerine tamamen cevap verememiştir. Bununla birlikte Türkali filmi biçimsel kaygıların ötesinde görkemli bir şekilde ayakta tutan şeye de işaret ediyor: “O da gerçek bir sinema emekçisinin, Ertem Göreç’in, o sımsıcak, o yaklaştığı insanlar kadar namuslu yüreğiyle, yiğitçe eğilmesi, onlar için doğru bir şeyler söylemenin gereğine bütün içtenliğiyle inanmasıydı.”

Aradan yıllar geçse de yaşayan bir film, üzerine konuştuğumuz, çünkü emek sömürüsü, güvenceden yoksun iş şartları 1970’lerden itibaren kapitalizmin kendini yenilediği post-fordist ekonomi döneminde de azalmadı, artıyor. “Eleştiri bekliyorum, eleştiri olmazsa gelişme olmaz” diyor Ertem Bey. “Yanılabilirim, değiştirebilirim kendimi, ona açığım.”

Filmin yapım süreciyle ilgili dikkat çekici bir nokta ise imece ve coşku. Temellüke yönelmeyen tutkudan söz ettim ya… Dönemin şartlarını zorlayan film, bir grup arkadaşın maddi ve manevi çabasıyla tamamlanıyor. Grev sahneleri için para kalmadığında, süren bir grevin içine yerleşiyor oyuncular, daha doğrusu işçiler çıkıp geliyor platoya. Böylesine hayatla iç içe geçen kaç film sayılabilir ki…

Benzer konular