Silikleşen mağduriyetler çağı

Çocukluk meselesi üzerine kafa yoran bir arkadaşım, “Yol kenarlarında bekleyen Suriyelilerin çocuklarına hiç dikkat ettin mi? Uyumuyorlar. Aileden biri onlarla oyun oynuyor ya da onlar bir oyunun peşinde” dedi.

Aslında buna tam o gün dikkat etmiştim. Kadıköy’ün afilli barları arasında zikzak çizerek koşturan iki kız takıldı gözüme. İkisinin de bellerine değen saçları kalın birer örgüyle sağa sola savruluyordu.

Okura bir hikâye girişi gibi gelebilecek bu an, beni kaygıya sürükledi. İki kız çocuğu, gecenin o saatinde gülerek, heyecanla koşuyorlar. İnsana dair bütün umutlarımı tazeleyip, gönlümü onlara bir zarar gelmeyeceğine iknaya uğraştım. Oysa yıllar içinde tanıklık ettiğim manzaralar, mağdurla aramıza görünmez bir hendek kazdığımızı göstermiyor mu? O kızları bekleyen en iyi kader belki de Okmeydanı’nın güneşsiz atölyelerinden birinde geceden geceye bağlanan mesailer. Bu düşünceleri aklımdan silip atmam imkânsız.

Yıllar önce Şark’la ilk karşılaşması büyük vaveylalara sahne olan her ortalama insan gibi Halep çarşılarında gezerken gördüklerim şimdikilerden ne kadar farklı. Top top rengârenk kumaşlar arasında buradaki saadetin yüzyıllardır sürdüğünü ve yüzyıllarca süreceğini sanmıştım. Çok değil, 4 yıl sonra yine Halep için elimde pasaportum sınırda beklerken, “Giderseniz mayınlı bölgeden geçeceksiniz, sizin sorumluluğunuzu burada kimse alamaz” diye beni geride bırakan askerler, gittikleri yerin her gün bombalarla inleyen bir şehir olduğuna yemin ediyordu.

Suriye, dibimizdeki masal ülkesinden dipsiz bir kan kuyusuna dönerken biz neredeydik? Burada elbette.

Simsiyah siluetler ele veriyor

Eminönü’nde Tahtakale’yi bitirdiğinizde yol karşısında sizi bekleyen Küçükpazar sokaklarından bu soruyu sorarak geçin. Bir zamanlar denklerini toplayıp İstanbul’a gelen Anadolu gurbetçilerini harmanlayan mahalle, uzun yıllardır Türkiye üzerinden başka ülkelere dağılmak isteyen mültecilere ev sahipliği yapıyor. Kenyalı nüfus 2000’ler boyunca Tarlabaşı’ndan başka, Küçükpazar’ı arşınladı mesela. Simsiyah siluetlerinin her yanda kendilerini ele verdiğinden şikâyet eden bu insanların hikâyeleri bize uzaktı.

Mülteciliğin bir piyasası var. Piyasa tabirini bile isteye kullanıyorum. Tüketim alışkanlıklarından, insanların onlara nasıl yaklaştığına (ki o insanın müşterisiyseniz mühim bir mesele bu) kadar çeşitlenen. Kenyalılar için çetin hayat şartlarının Suriyeliler için daha merhametli olmasını bekleyenler fena halde yanıldı.

Suriyeliler için yaptığımız haberlerin, yazdığımız yazıların ilk günler sonsuz bir merhametle karşılandığını inkâr edemem. Ne zaman ki üç milyon göçmenden söz etmeye başladık, merhametin sesi yavaş yavaş çatallandı. Şimdi Fatih’te bir emlakçıdan “piyasayı yükselttiler” şikâyetini duymanız işten değil. Kadıköy’ün tavrı hep aynıydı. Suriyeliler tek tük göründüklerinde de şimdi arttıklarında da her an açılan bir pencereden “Gidin hükümet size para ödesin” lafını işitebilir.

‘Şimdi bunlar sökülür gelir’

Savaşın ilk yılları -hatta ilk günleri- diyelim, etleri kemiklerinden ustalıkla sıyıran kasabım, “Şimdi bunlar çoluk çocuk sökülür Türkiye’ye gelir” demişti. “Eviniz başınıza yıkılsa siz gitmez misiniz?” sorum bir süre boşlukta bekledi. Sonra satırı bu sefer daha hırsla vurarak, “Gitmem hiçbir yere, gelenler çizmeyi aşarsa biz de kendimizi koruruz” diye cevapladı.

Hırsla kendimi Zeyrek’te buldum. Bir sokak bir sokak derken yıkılmış Unkapanı’na kadar savruldum. Esma’yla tanışıklığımız o günden. Yazdığım haberde “Adaşım Suriye’yi mahvetti” başlığını kullanmışım. Esma Esed’den nefret ederdi. Üç çocuğuyla önce Urfa’ya sonra İstanbul’a sürüklenmiş genç kadın, yemyeşil gözlerindeki yaşları tutamadan anlatıyordu. Aramızda bir aracı olmasa, aynı dili konuşsak, sanırım her şeyi aktarmak daha da güç olacaktı. İnsan aynı kelimeleri konuştuğu birinin acılarını daha zor yazıyor. Dilin duygularla kurduğu bağla ilgili sanırım. Urfa’da onunla evlenmek isteyen adamdan söz etti. Adamın şartı çocuklarını bırakmasıymış. Kabul etmemiş. Bir akrabası ona İstanbul’da 35 liraya temizlik işi bulunca buraya gelmişler. Kimsesi yoktu, parası yoktu. “Suriyeliler mallarını kaçırdı, İstanbul’da rahat bir hayatları var” iddiasını çürütmek üzere yaşıyor gibiydi. O yokluk içinde nereden bulduysa, hurma şekeri bulmuş, bana ikram ederken, “Bizim orada çoktur bunlar” diyordu. Ben o şekeri yedim, bu hikâyeyi de yazıyorum.

Esma’dan bir yıl daha haber aldım. Temizliğe gitmeye devam edemedi, çünkü her seferinde yanında bir erkek götürmek ihtiyacı hissediyordu. Sonra tekstil atölyesine başlayacaktı. İzini kaybettim.

Hilmi vardı. Acı biber gördüğünde aklına Suriye gelirdi. Koskoca bir adam önünüzde küçücük bir çocuk gibi ağlamaya başladığında gözlerinizi tavana dikebilirsiniz. Yere bakmak burnunuzda sızlamaya neden oluyor. Tavana baktım bir süre. Nice sonra, sustuğunda, hamallık yapmanın ona ne kadar ağır geldiğini anlattı telaşlı kelimelerle. Han hamam sahibi dedikleri cinsten bir insandı. Kendi tabiriyle dükkânına koymadığı gömlekleri taşıyordu artık. Belini incitmiş. Hep belinin incinmesinden değil de kalbinin incinmesinden bizar olduğunu düşündüm. Hilmi İsveç’e gitti. Nasıl gitti bilmiyorum. Giderken ailesinden kimsenin kalmadığını biliyorum sadece. Bir de soğuktan hiç hoşlanmadığını. Bir gün mutlaka dönmek istediğini.

Zamanla hikâyeler birikti. Aynılaştı. Milyonlarca hikâyenin binlercesi ister istemez aynılaşıyor. Mühendisken bir anda hiç olanlar, doktor olduğu halde inşaata kum taşıyanlar, genetik üzerine çalışırken evsiz kalanlar. Sınıf sınıf anılar. Bu hikâyelerin akıp gittiği mecradan giderek uzaklaştık. Yol kenarlarında gördüğümüz, üçüncü sayfalarda okuduğumuz şeyler sıradanlaştı. Sıradanlaşmanın verdiği hafiflik bizleri tanıklık vebalinden kurtardı mı? Bu sorunun cevabını ben veremem. Gördüğüm mağduriyetin silikleştiğidir.

Aylan’ın ardında kalanlar

Yüzbinlerce mülteciye gösterdiğimiz alicenaplığın ne kadar sabır zorladığını biteviye tekrarladığımız günlerden birinde Aylan’ın cesedi kıyıya vurdu. Cioran’dan alıntılayalım: “Biz hepimiz, huzurun anahtarını yitirmiş, artık büyük acının sırlarından başka bir şeye varamayan öfkelileriz.”

Aylan ölmeden evvel Bodrum’da yaşayan ve mültecilerin sorunlarını kendine dert edinen bir arkadaşım, sahilde karşılaştığı manzara karşısında yaşadığı hisleri gözlerinden ateş fışkırarak anlatmıştı. Plajda oturanlar deniz üstünde yüzen turuncu can yeleklerinden rahatsız olup, tatil keyiflerinin baltalandığını söyleyerek soluğu belediyede almışlar. Onun öfkesini sakin sakin dinledim. “Nasıl bu kadar duyarsız olabilirler” diyordu. Aylan’ın kıyıya vurmuş fotoğrafına yapılan “Sakin sessiz Ege kıyılarına yerleşme hayalimizin içine … durum. Her yer Suriyeli oldu” yorumunu okuduğumda öfkemiz eşitlendi.

Sonuçta kıyıya vuran bir çocuğun bile vicdana sızamadığı günlere geldik.

Size niye ev verelim?

Ahmed’le de bu günlerde tanıştım. Bütün yazını Burdur’da kaçak işçi olarak geçirmiş Ahmed ve ailesinin son sığınağı Bodrum’du ve buradaki hayatın mülteciler üzerindeki etkisi tatil keyfi bozulmuş olanlara kıyasla çok acımasızdı.

Türkmen, iki kız çocuğu bir dede bir karı kocadan ibaret aile gündüzleri parklarda geceleri mandalina bahçelerinde yatıyor, kız çocukları mandalinaları sepetlere sırayla dizmeyi oyun sanıyor, Ahmed parklarda onlarla aynı bankta oturmaktan tiksinenler yüzünden yanında aile boyu kartonuyla geziyordu.

Bodrum’da belki binlerce boş ev vardı ve bu insanlara ev kiralamayı düşünen bir Allah’ın kulu yoktu. Parasını da verseler, açık havada yanmış alınlarının üstündeki ‘evsiz’ damgası, bir çatı bulmaya maniymiş, karşılarına çıkan soru “Size niye ev verelim?” Günlük değil saatlik planlar yapıp, geleceği giderek bir hayale dönüşen insanın ölümden korkası gelmiyor sanırım.

Onların ev bulma macerasına katıldık. Bir ev değil de, bir kulübe, hadi müştemilat diyelim bulduğumuzda aile yerinde yoktu. Ahmed’in sınırdan henüz geçmiş annesi, jandarmayla arasında çıkan bir tartışma sırasında kalp krizi elinden Antep’te Hakk’a irtikal etmişti. Aile de sırra kadem bastı.

Bu yazı biraz dertli, biraz sitemkâr oldu. Farkındayım. Başka şeyler söylemek, vicdanın o güzel terazisinin diğerkâmlıktan yana bastığını anlatmak isterdim. Olmadı. Her gün Aksaray’dan tramvayla geçerken, Karagümrük sokaklarını arşınlarken hatırladıklarım buna mani oluyor. Semtin değişen dükkânlarında 15 liraya satılan can yeleklerini, zifiri karanlık bir gecede buz gibi soğuk suda Allah’tan ve o yelekten başka şeyi olmayan insanları düşünüyorum. Refüjlerde oynaşan çocuklar, taşıdıkları yüklerin altında ezilen adamlar, bitmez bir güvensizlikle cebelleşen kadınlar, yudum yudum yuttukları sularda boğulanlar aksine müsaade etmiyor. Bu sınav zorluydu elbette, ilk seferde geçmemiz belki de beklenemezdi. Bu topraklara 150 yıl önce karışan atalarıma bakıyor, 150 yıl sonra torunlarımızın Suriye kökenli dostlarıyla çay içeceği günleri hayal ediyorum. İmkânsız mı? Sahip olduğumuzun hiçbir şey olduğunun henüz farkında değiliz. Allah idrak ettirmesin.

Benzer konular