Siyaset ve kırmızı biber

biber

Öncelikle, geçen hafta Üsküp Mektupları köşesini boş bıraktığım için okurlarıma bir özür borçluyum. Bir mektup borcum oldu size. Ama Türkiye’yi yaşamak, Türkiye’yi görmek, onun havasını solumak her şeye değerdi benim için. Bizler uzakta olsak da arada bir “Türkiye ihtiyacı” duyuyoruz. Canımız sıkıldığında, kalbimiz kırıldığında, yaşadığımız şehre yabancı kaldığımızda, maziye daldığımızda, arayı açtığımızda Türkiye soluklanabildiğimiz, bir anne şefkati gibi yanına koşmak istediğimiz, solumak istediğimiz bir nefes gibi geliyor bize. Bu sadece benim düşüncem değil, etrafımda herkesin ortak düşüncesi. Ama her gelişte o kapıya, her girişimizde yaşadığımız o ihtişamlı duygular olduğu gibi çıkışta da bir o kadar acı hisler yaşıyoruz. Bir burukluk, araba ilerlerken son kez başını çevirip o bayrağa atılan o son bakış ve derinden bir “of”. Gurbet desen, gurbet değil yaşadığın yer, yabancı desen yabancı değil, senin ve senden. Avrupa’da yaşayan gurbetçi Türklerden bizi ayıran en büyük fark bu olsa gerek. Arada kalmışlık da değil bunun adı, bu bambaşka bir şey ve nedense şu anda hiçbir kelime ile açıklayamadığım farklı bir duygu.

Türkiye’de kaldığım o kısacık süre zarfında gündem Kerkük’tü ve herkes “bir gece ansızın gelebiliriz” diyordu. Öyle bir gecede biz de arabamızla Üsküp yolunu tuttuk. Yolcu yolunda gerek. Kaleyi boş bırakmamak gerek. Kim bilir, bakarsın bir gece ansızın…

Evet, üç nokta, üç ayrı nokta, her noktanın arasında dağlar olsa da umut dünyası, bizi yaşadığımız yere sımsıkı bağlayan, kendi topraklarımızda herkesle dost kalabilmeyi sağlayan kocaman üç nokta. Her neyse, sabahın yine en güzel vaktinde vardık evimize çok şükür. Eve dönmek de güzel sonuçta ama ev demek dert demek, ev demek iktidar demek; yönetmek, kanun, kural, seçim, baş, kol, kanat demek.

Makedonya’ya sınırlarından girer girmez, o hülyalı bakışlar, o derin umutlar, yürek sızıları, kopuşlar, ayrılıklar, yüz yıl öncesindeki sürgünlerin acıları, bütün o göçler ve unutmuşluklar, terkedilişler ve vazgeçişler, ıstıraplar ve o karanlıktaki çığlıklar yavaş yavaş zihnimizden yüreğimize akıp, kendini yedi kilitli kutuların içine kapatıp, canlanan canavarlar da yumuşayıp minik, minnacık küçücük bir noktaya dönüşene kadar yutkuna yutkuna vardık doğduğumuz şehre. Titredik ve kendimize döndük, ona sarıldık, taşına toprağına, yalnız kalışına ve kaybolmayışına umut bağladık. “Nasıldı?” diye sordu, “Nasıl olsun, güçlü olmak zorunda” diye cevap verdik.

Sabah, gelir gelmez, herkeste bir telaş sezdik. Kiminin elinde kocaman kazanlar, kiminin elinde kocaman tahta kaşıklar, eyvah eyvah… Herkes bu kadar acıkmış olamaz, o kazanda ne pişecek, o kaşıklarla hangi mide doymak zorunda acaba diye düşündük. Billboardlarda reklamdan çok insan yüzleri, az gülen, ciddi bir bakış atan, kollarını bağlayan, geleceğe bakmaya çalışan, ben en iyisiyim tavrı içinde yüzlerle dolmuş bir şehir. Anlaşılan “seçim” telaşı ile midelerin “Ayvar” telaşı vardı buralarda, doğru ya, nasıl da unutmuşum!

Evet, 2017 Makedonya yerel seçim tarihi 15 Ekim’di. Yine mi seçim, yine mi ayvar? Geçen yıl da aynı buna benzer heyecanlar içindeydik, bu yıl belediyelerin başkanlarını seçmekte sıra. Listeler hazırlanmış, fotoğraflar çekilmiş, numaralar alınmış, kravatlar takılmış, isimler belirlenmiş, vaatler ezberlenmiş, rakamlar ve dosyalar çantalara dizilmiş, belediye çalışanlarının ellerine birer süpürge verilmiş, hep beraber cümleten ayvar yapımına başlanılmış anlaşılan. Ayvar yapımı ve bir seçimin gerçekleşmesi arasında büyük benzerlik var, nasıl diye şaşırmayın ben en iyisi baştan anlatayım.

Öncelikle komşularını ikna etmen gerek, ne kadar çok insan o kadar daha kolay. Biberlerin en güzelini evin reisi seçer, her evin reisi önce bir pazarı yoklar. Biberler közlenmeye ikna edilmeli önce, iyi biber çabuk pişen biberdir ve mutlaka her biber kırmızı olmalı. O biberler piştikten sonra da belirli bir süre naylon poşetlerde durmalı, asıl iş sonra başlıyor, ayıkla biberin tohumunu, soy bakalım kabuklarını, elbette bunun için de mitingler gerek, tanıdık, eş dost komşu gelip bir güzel biberleşir elleri. Görev dağılımı olmazsa olmazı, sen soy, sen pişir, sen doğra, sen taşı, bu ayvar ya pişecek ya da pişecek. Kazanlar ve tahta kaşıklar ile de en son her şey birbirine karışıp saatlerce karıştırılmalı. Arada bir közlenmiş patlıcan da katmak gerek mesela, domates de olur, neyi nasıl yapacağına sen karar verirsin ve o ayvar saatlerce kaynayıp kavanozlarda yerini alır.

Ayvar sezonuna denk gelişinden mi nedir bilemem ama bu yerel seçimlerde kullanılan reklam afişlerinin ana rengi neredeyse kırmızı. İnsanlar şaşkın biraz, ben de şaşırdım. Üsküp Büyükşehir Belediyesinde başkanlık için yarışacak 8 aday var; Kalkandelen için 5 aday, Gostivar için 7 aday, Debre’de 7 aday, bu böyle sürüp gidiyor. Bu kadar çok aday olduğu için büyük ihtimalle seçimler tekrarlanacak. Bizde yerel seçimlerde galipler genellikle ikinci turda belirlenir, en çok oyu alan değil de %50’yi geçen aday kazanır. Bu kadar çok aday olduğu için de ilk turda seçimi kazanmak biraz da mucize gibi bir şey. Bu yüzden ayvar yapımı gibi ilk aşamadan sonra geriye kalanlar ile ikinci bir aşamadan geçilir, süzdürmek aşaması.

Şimdi ben bu yazımda hangi parti hangisiyle koalisyonda, Türk partilerin hangi belediyede gözü var yahut Arnavut partililer nerede rakip nerde dost diye açıklamaya kalksam ve bütün parti isimlerini yazsam her şey öyle bir düğümlenir ki kimse hiçbir şey anlamaz. Bu seçimlerin bayağı hareketli geçeceğinden hiç şüphem yok. Birincisi insanlar bazı konuları algılamada zorlandı. Hangi parti hangi belediyede kiminle beraber herkesin aklı karıştı. Koalisyonlar olduğu için bütün bu kafa karışıklığı. Kim kiminle nerede kol kola ayırt etmek çok zor, düne kadar kavgalı olanlar aynı listede, bu da apayrı bir olay. Aslında hiç de şaşırmamak gerek çünkü adı siyaset ne de olsa ve siyasette her şey mümkün. Bu yüzden herkes kendi yaşadığı belediyeye odaklanmış durumda. Senin belediyende rakip olan parti adayları, başka bir belediyede aynı listede yer alıyor. İyisi mi ikinci turda akla karayı seçmek olacak. Biz ayvarlarımızı yapaduralım, ikinci turdan sonra da kavanozlarımızı dolduralım.

Ayvar yapımının ilk aşamasında birkaç ele ihtiyaç var elbette, bizdeki bu seçimlerin de ilk turu bu yüzden bayağı kalabalık, ancak ikinci bir aşama var ki nöbetleşe iki kişi kazanı karıştırıp ayvarın yağını kusmasını bekleyen, işte o ikinci turda “yeniden bazı anlaşmalar yapılır”, ondan sonra seçimler de bitmiş olur inşallah. Ancak umut ediyorum ki her belediye hak eden başkanını seçsin, çünkü her şehir siyasete biraz küskün burada. Makedonya’ya bir yolculuktan sonra dönüşümüz böyle hareketli olunca da insan bazı gerçeklerle yüzleşiyor.

Bugün de beni en çok güldüren bir taksici oldu. Malum seçimler olunca reklam panolarından partiler gelen geçene el sallıyor. Yaşlı amca da aynı konuda benimle dertleşiyor, en son da oyunu kime vereceğini açıkladı. Her şeyden öyle bıkmış ki, “Benim oyum da şu arabanın direksiyonuna, ondan başka da kimseye güvenmiyorum” dedi. Sustum, ekmek teknesi ne de olsa. Hayırlısı, seçimin son haftası, kavanozlarımız vaatlerle doldu taştı yine bu yıl…

Benzer konular