Kalk düğüne gidelim

shutterstock_582456727

Bugünlerde, hatta Ramazan ayından sonra neredeyse her gün, herkeste bir koşturmaca seziyorum. İlk başlarda keyifli bir koşturmaca sandım, havalar serindi biraz keyifli olması ondandır belki dedim. Ancak Ağustos ayı, meteoroloji uzmanların deyimiyle “turuncu bir faz” ile girdi hayatımıza. Önceleri sarıydı, şimdi turuncu oldu, maazallah kırmızı olsa tümden yanarız belki. Hal böyle olunca bahsettiğim koşturmacalar yavaşladı ama dur durak bilmedi.

Düğün bu tabii, tarihler aylar öncesinden ayarlanmış, hazırlıklar tamamlanmış, şansın varsa hava güzel olur, eğer küçükken tencerenin dibini kazıyarak yalamışsan o gün yağmur yağar. Çocukken annelerimiz hep öyle derlerdi bize. Yani daha çocukluktan kafana kazırlar bir gün evlenip el kapısına gideceğini. El kapısı bu yapacak bir şey yok, kendi kuralları vardır. Bir genç kız çeyizine bir de kapı eklemiş, evlenince de “el kapısı değil kendim getirdim kapımı” demiş. Eski bir deyime göre “Balkanlardan kız al ama sakın kız verme” derler. Bütün anneler, kız çocuklarını daha küçük yaştan el kapısı için hazırlar, saygıyı, görgüyü, ne zaman konuşması ve susması gerektiğini öğretir. Düşünsenize, tencerenin dibinden hava tahminlerini bile alt üst eder bu nasihatler.

Ancak gelin olmak zordur buralarda. Anadolu’da da bu böyledir aslında, ortak kültürümüzde bir “yeni gelin” portresi var birbirine benzeyen. Ancak bazı büyük şehirlerde bu portrenin bazı hatları değişmiştir. Yontulmuş, biçilmiş, zamana uydurulmuş, hayatın hızlı akışına kapılarak bazı kuralları farklılaşmış. Hayat şartları, ekonomi, sosyal yaşam derken düğün ritüellerini daralta daralta bir Pazar gününe ve bir nikâh saatine sıkıştırmış, iki evetle dünya evine tepetaklak itivermiş. Anlaşırlarsa, evli mutlu çocuklu, anlaşamazlarsa tek celsede de dünya evinden çıkartıyor hayat kendilerini. Ancak bizim buralarda bu konuyla alakalı da bir deyim var: “Duvakla giren kefenle çıkar”. Yanlış anlaşılmasın, ayrılıklar her yerde olduğu gibi burada da olur, bu deyimin içinde bir cinayet yok, konu yaşlılık ve ecel ile alakalı. Yani ölene kadar ayrılmamak makbuldür.

“Kırk gün kırk geceli” düğünlerden “iki evetli” düğünlere nasıl geldik acaba? Kabul edelim, kırk gün çok, nikâh saatli olanı az. En güzeli ortada bir yerde buluşmak. O zaman gelin hep birlikte Balkanlarda buluşalım. İyisiyle, kötüsüyle her şeyi baştan anlatayım en iyisi.

Osmanlı döneminde malum düğünler de abartılı oluyormuş, Osmanlı bu topraklardan çekildi ama düğün saltanatını çekmeyi unuttu diyorum ben. Bizde “saltanat” kelimesi gerçek anlamın dışında, gösterişli düğünler olunca kullanılır. Mesela “çok saltanatlı bir düğün” dediğimizde, o düğün bol altınlı, çok yemekli ve şatafatlı olmuş demektir. Geçen yıllardan birinde yurt dışı yardım kuruşlularından bir kadın buralara gelmiş, Balkanlar ne de olsa arada bir savaş çıkar, nasıl yardımcı olabiliriz diye düşünmüş. Velhasıl, hâlihazırda bir düğün varmış, kadını da davet etmişler. Bizlerde hâlâ birçok düğünde kadınlar ayrı salonlarda erkekler ayrı salonlarda düğün yapar. O kadar süslü kadınların arasına erkekler asla giremez. Kadınlara ayrılan bölümde, yabancı kadını da misafir etmişler. Kadın gördüklerinden sonra ülkeyi terk edip gitmiş. Durum bu derece vahim yani.

Aslında bu konuyu birçok yönden anlatmak lazım, ancak yazı öyle bir uzar ki köşe yazısından çıkıp doktora tezine dönüşür. Balkanlarda yaşayan Türklerin düğün gelenekleri, keza Arnavutların düğünleri, Boşnak düğünü, Pomakların gelenekleri, Torbeşlerin, Makedonların derken birçok alt başlık çıkar karşımıza. Milletlerin birbirinden etkilendikleri ortak adetler, bunların arasındaki farklılıklar, karışık evliliklerde izlenen yollar vesaire… Hem düğünü anlatmak için önce kız istemeden başlamak gerek. Stroynik* yollamak, söz, nişan, çeyiz sermesi, çeyiz haftası, rubaların gitmesi*, küçük kına gecesi, büyük kına gecesi, tavuk gecesi, damat traşı, gelin alma alayı “koçihalki”, düğün gecesi, cuma sabahı tiganitsası*, derneği, gelin sofrası, damat yemeği, gelinin babasına ve akrabalarına verilen yemek, gelin gezmeleri, prviçesi*, vtoriçesi* derken babinaya* kadar varır bu mesele. Bu yüzden bu konuya ara ara dönmeye çalışacağım. Biraz arama yaparsanız zaten bu konuyla ilgili detaylı yazılar da bulabilirsiniz.

Benim dikkatimi başka bir şey çekti. Yazının başında bahsettiğim, sıcaklardan ağır ağır yürüyen insanlardan bahsetmek istiyorum. Düğünlerle alakası ne demeyin, bu düğünlerin yükünü çeken damatlar, babalar, kardeşlerden bahsetmek istiyorum. Balkan düğünü denildiğinde gösterişli kaftanlar çıkar karşınıza. Bir resim belirir hemen, halaylı, davullu zurnalı, gelinlerin baştan aşağıya altınla süslendiği, abartı kıyafetlerin içinde alnını dik tutmaya çalıştığı, kayınvalidelerin gururlu hali, eğlenceli, şatafatlı, Rumeli türküleri gibi hareketli düğünler çıkar karşımıza. Bazen sosyal paylaşım sitelerinde, biz burada kalanlardan çok Türkiye’ye göç edenlerin Balkan düğünlerini yaşattığını görüyorum. Ancak yine de belirtmem gerek, burada gelin olmak çok başka. Üsküp’ten bahsedecek olursam eğer, durumuna göre gösterişli düğünler yapılır derim. İmkânına göre düğün yaparsın, bazı adetleri yapmazsın, on elbise çifte kaftanlar almazsın mesela. Tek takı, iki bilezik olsa da olur olmasa da olur. Şehirden şehre değişiyor tabi bu durum. 35 km ilerde Kalkandelen var mesela, eskiden gittiğim birçok düğünde gelinlerin saçlarına asılı altın liralar görürdüm, şimdilerde ise birkaçı boyuna ya da alnın tam ortasına asılı, saçlar yapılı malum. Bir 30 km ilerde ise Gostivar var. Saltanatlı düğünlerin bayrağını Gostivar çeker Makedonya’da. Yaz aylarında o kadar çok düğün olur ki bazen aynı güne iki düğün denk gelir.

Yeni gelinler her daim her düğüne hazır olmalı. Kuaföre gitmesi gerekirse kayın baba götürür. Tam çaycıda domino oynamaya başlamışken, evden telefon gelir, gelini kuaförden alması gerekir, derken düğün salonuna gidilir, salondan dönülür, çocuklar ayak altında dolaşmasın diye de dadılık yaptırılır. Damatlar halay başında onca altının ve düğünün borcunu düşünür, bir mendille baba terlerini siler. Sıcaklar bastırmışken, yeni kaftan seçmek için çarşı çarşı dolaşılır, el işi mi makina işi mi? Aman ha el işi olmasın der baba, kayınvalide ekler; “Ben gelinime makine işi kaftan giydirmişler dedirtmem.” Derken omuzlara bir yük biner. Düğünün mü var derdin var arkadaş, hele ki damat babasıysan. Borç alamazsan evi ipoteklersin ama o düğün gösterişli olacak illa ki.

İyisiyle, kötüsüyle anlatacağım dedim, farkındayım ki biraz eleştirdim, ancak bu bir özeleştiri. Gösterişliliğin eleştirisi, eziyetin eleştirisi, her şeyin ortasını bulmak gerek bazen. Abartının her şekli insana zarar ve ziyan olarak geri döner. Sevinçlerimizde de hüzünlerimizde de ortayı bulmak için biraz çaba harcamamız gerek. Sevinince komşusunu düşünenlerden olalım, dertlenince de, o derdi nimet sayanları düşünelim.

*Stroynik: Kız ve erkek tarafında arabulucu
*Rubalarin gitmesi: Gelinliği kız evine getirmek
*Tiganitsa: Lokma benzeri bir tür hamur işi
*Prviçe: Evlendikten üç hafta sonra üç günlüğüne gelinin ilk kez baba evine misafir gitmesi
*Vtoriçe: Gelinin ikinci kez beş hafta sonra 5 günlüğüne baba evine misafir gitmesi
*Babina: Yeni doğan bebek için mevlit okutulması

Benzer konular