Kutsal emanetlerin sorumluluğu Türklerdedir

Hilmi Aydın, bir sanat tarihçisi. Onu farklı kılansa, Topkapı Sarayı Müzesi’nin Kutsal Emanetler Bölümü’nde 15 yıl çalışması. Bu görevi ifa ederken 10 yıllık bir çalışmayla ‘Mukaddes Emanetler’ kitabını kaleme alan Aydın’la kutsal emanetleri konuştuk. Aydın “kendi malımızı kendi toprağımıza getirdik” diyerek ekliyor, “Fahrettin Paşa’nın envanter defteri Topkapı Sarayı müzesi y827 envanter numarasıyla kayıtlıdır. Sayım mazbatasının tamamı da Osmanlı Türkçesiyle hazırlanmıştır, son kısmında da sayım komisyonunun tamamının ismi ve imzası bulunur. İçinde gelen eserlerin hepsi noktası virgülüyle bulunur.”

Fahrettin Paşa’nın Medine müdafaası sırasında kutsal emanetleri çaldığı iddiasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Allah hepsine rahmet etsin, cennet mekân etsin. Kendi malımızı kendi toprağımıza getirdik. Bu kadar basit. Cihanşümul bir devletin devamıydık, devamıyız, kimseden alıp gelmedik. Bir makalemde de yazmıştım. Mehmet Ali Paşa tarafından Saray’a gönderilen Emanetler tanzim edilen bir defterle Surre Emini’ne teslim edilmiştir. Abdullah bin Suud ve arkadaşlarının, babasının yağmaladığı Ravza-i Mutahhara (Hz. Muhammed’in kabri), Hz. Hüseyin’in Kabri ve diğer mekânlardan birçok kutsal ve değerli eşyayı çalmalarından dolayı sorgulandığı ve daha sonra Osmanlı tarafından idam edildikleri bilinmektedir. Madem konu oradan açıldı, biz kimsenin eserini, emanetini alıp gelmedik. Zaten emanet kavramı olmayan, emanetin ne olduğunun bilincinden olmayanlar ne emaneti saklayacaklardı ki? Ecdadımınız mübarek beldeye hürmeten, İngilizler tarafından kışkırtılan bir takım bilinçsiz Arap kardeşlerimizin yaptığı hainlikten, küstahlıktan kurtarmak için Fahrettin Paşa bizzat başında durarak, bizzat listeleyerek, 700 küsur emaneti İstanbul’a getirdiler. Bunların içinde Abdülhamid Han tarafından gönderilen ve her biri 48 kilo ağırlığında olan altın şamdan vardır, buhurdan vardır, gülabdan vardır, 600 küsur kitap vardır, rahleler, Kevkeb-i Dürri elması vardır. Nasıl Sultan Ahmet döneminde başlayan adet üzere her sene Kâbe’nin örtüsünü taşıyan Surre alaylarıyla yeni Kâbe örtüsü götürülüp eskimişler getiriliyorsa, saklanıyorsa, topraklarımızda olması gereken bu eserler de listelenmiştir, gittikleri yerde tekrar geriye dönmüştür. Fahrettin Paşa’nın kahramanlığını, askerlerine çekirge yedirdiğini, bunların hepsini biliyoruz. Bu bir gönül işi. Fahrettin paşanın gönderdiklerinde neler vardır dediğimiz zaman daha detaylı listeler vardır. Hazreti Osman’ın el yazması Kuran-ı Kerim, eski el yazması Kuran-ı Kerim’ler, Kuran-ı Kerim cüzleri, Kuran-ı Kerim kapları, hilyeyi şerifler, altın kandil askıları, altın kandiller, makas, inci, zümrüt, pırlanta. Bunun yanı sıra beş yüzün üzerinde kitap. Bütün bunları nasıl biliyoruz? Topkapı sarayında muhafaza edilen, Fahrettin Paşanın bizzat hazırladığı, Osmanlı Türkçesiyle yayınlanan, Fahrettin Paşa’nın envanter defteriyle. Topkapı Sarayı müzesi y827 envanter numarasıyla kayıtlıdır. Sayım mazbatasının tamamı da Osmanlı Türkçesiyle hazırlanmıştır, son kısmında da sayım komisyonunun tamamının ismi ve imzası bulunur. 4 sayfa siyah beyaz fotoğraf vardır. Bu defter bu orijinal şekliyle yayınlanmış değil. İnşallah yayınlanacaktır. Paşa zaten getirdiklerinin envanterini tutmuştur. Noktası virgülüyle yazılmıştır. Kim kendi evinin içerisinde kendine ait olan bir şeyi kaçırır ki? Paşa’nın erkân-ı harbiye memuru İdris Bey şiirinde “Yapamaz Ertuğrul evladı sensiz” der. O dönem kutsal emanetlerinin gelişi sırasında yaşanan hissiyatı göstermesi açısından önemlidir. Vahabilik akımı malum, onun doğurduğu sakıncaları biliyoruz, bu hissiyatla Fahrettin Paşa bu savunmayı yapmıştır diyebiliriz.

Kutsal emanetlerden kasıt nedir?

Klasik olarak cevap verecek olursak, kutsal emanetler deyince, başlangıç olarak Yavuz Sultan Selim Han’la birlikte halifeliğin Osmanlıya geçmesiyle beraber, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimize ait eserlerin kastedildiğini anlıyoruz. Peygamber Efendimize ait eserler, sahabeye ait eserlerle, Kâbe’nin tamiratından elde edilen ve memleketimize gönderilen eserler, Kâbe olukları, kilit ve anahtarları gibi eserlerin kastedildiğini anlıyoruz. Bu eserlerle birlikte Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler dairesi Has Oda’da 24 saat belaların defi, hayırların fethi anlamında Kuran-ı Kerim tilavet edildiğini biliyoruz. Bu Kuran-ı Kerim tilavet edilmesi hadisesinin 12 Eylül 1980’e kadar sağlıklı bir şekilde yürütüldüğünü biliyoruz. O tarihte teknik bir takım sıkıntılar nedeniyle diyelim, Kuran-ı Kerim tilavet olayı aksadı, daha sonra sayın İsmail Kahraman’ın Kültür ve Turizm Bakanımız olduğu dönemde görevlendirilen hafızlar vasıtasıyla şu anda şu dakika itibariyle de Mukaddes Emanetler Dairesi’nde Kuran-ı Kerim’in 24 saat okunması devam ediyor. Yahya Kemal Beyatlı Topkapı Sarayı’nın ilk müdür yardımcılarından Lütfü Turanbek eşliğinde sarayı gezerken, Mukaddes Emanetler Dairesine yaklaşıp içeriden bir ses geldiğini duyunca bunun ne olduğunu sorar, Kuran-ı Kerim tilavet edildiğini söylerler. “Bu niçin okunuyor” diye sorduğunda, “Mukaddes emanetlere hürmeten” cevabını alır. Bu olayı, Aziz İstanbul kitabında da bahsettiği gibi şöyle anar: “Şimdi anladım ki, bu devletin temelinde iki manevi sembol vardır. Birisi Ayasofya Camii’nin minarelerinden okunan ezan ki, şu anda okunuyor, diğeri Topkapı Sarayı’nda okunan Kuran-ı Kerim ki, o da şu anda okunuyor. Kars’ın, Afyonkarahisar’ın genç askerleri bu iki manevi temel uğruna şehit olmuşlar, onları rahmetle yâd etmek gerekir”. Neticede Osman Gaziyle Orhan Gazi arasındaki zincir nasıl devam etmişse, daha sonrasında da Yavuz Sultan Selimle Kanuni, Kanuniden cennet mekân Abdülhamid hazretleri ve en son Vahdettin Hazretleri döneminde de dâhil bu zincir kırılmadı. Rabbimize şükürler olsun ki, Mukaddes emanetlerin korunması, bekçiliği, muhafazası Türk milletine nasip olmuştur. Bunu şovenist duygularla söylemiyorum, hatta İslam’ın sancaktarlığını da Türk milletine nasip olmuştur. Bu Rabbimizin bu millete verdiği bir şereftir. Son yüz yıl içinde bazı inkıtalara uğrasa da bu zincir kopmadan devam ede gelmiştir, günümüzde de devam ettiğini görüyoruz. İnşallah Rabbimin takdir ettiği süre ne kadarsa, gönlümüzden geçen sonsuza kadardır, devam edecektir diye dua ediyoruz.

Bu eserler nasıl bir anlam ihtiva ediyor?

Mukaddes emanetlerin kıymetleri değerleri günümüzde bir şey yapmalarına bağlı değildir. Onların bize hatırlattıkları ve işaret ettikleri arkalarındaki manalarla ilgilidir. Biz kutsal emanetlerde geçmişten, inançlarımızdan birer nokta birer çizgi gördüğümüzden, kıymeti harbiyesi pratik faydasına bağlanmış bir kısım türedi şeyleri görmeyiz, onları müşahede ettiğimiz zaman derin bir inşirah duyar ve günümüzün darlığından sıyrılarak zaman üstü olmanın enginliklerine açılırız. Evlerimizin bir yanında bulunan ya da müzeleri dolduran o tarihi eserlere baktıkça ötelerde ne derin hatıra ve hülyaların bulunduğunu keşfediyor gibi olur, onlara dokunan elleri, onları koklayan burunları, dudakları görüyormuşçasına heyecana kapılırız. Biz her zaman bu tarihi nesnelerde sevip takdir ettiğimiz atalarımızın inanışlarını, değer hükümlerini görürüz. Bizdeki mukaddes emanet kavramına verdiğimiz değer, gösterdiğimiz hürmet bazı art niyetlilerin zannettiği gibi eşyaya verilen herhangi bir değer değildir. Peygamber Efendimizin kılıcına baktığımız zaman, Peygamber Efendimizin İslam’a davet mektuplarına baktığımız zaman onlar bize Peygamber Efendimizi, Ashabımızı ve o dönemdeki yaşanmışlıklara dair duyguları ifade etmiyorsa, kuru kuru bir maddeden öteye geçmediğini de kabul etmemiz gerekiyor. Maddeyle mananın her zaman baş başa gittiğini biliyoruz, fert olarak ruhun ve maneviyatın olmadığı bir maddenin peşinde koşmadığımız da aşikârdır. Objeye obje olduğu için hürmet etmiyoruz. Bizi âlemlerin ötesine götürme düşüncesine sevk ettiği için hürmet gösteriyoruz. Bu dediklerim, “Kutsal emanetlerin maddi bir değeri yoktur” anlamına da kesinlikle gelmez. Elbette ki o mukaddes emanetlere hürmeten ceddimiz her türlü maddi değerin yüksek olduğu malzemelerle çekmecelerle, Kuran-ı Kerim muhafazalarıyla, kılıçların kınlarıyla onları korumuştur, bunlar da özellikle sanat tarihi açısından oldukça kıymetlidir. Sakal-ı şeriflere yapılan kutular, onların kırk tane bohça içinde saklanması, verilen değer, maddiyatla da onları tezin etmiştir diye rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu emanetlerin korunmasında, saklanmasında yüzyıllardır süre gelen özel ritüeller var değil mi?

Evet, bunları 1990’dan 2005 yılına kadar sorumluluğunu ve hizmetkârlığını yaptığım Silahlar ve Mukaddes Emanetler bölümündeki muhafaza eserlerin havayla irtibat kurmamasına yönelik tedbirler olarak düşünebiliriz. Her bir eserin 7, 14, 21, hatta 40’a yaklaşan bohçalar içinde saklandığını, nem ve iklimin kontrol edildiğini, uzun yıllar Has Oda’da muhafaza edildiğini, herkesin rahat girip görebileceği bir ortam olmadığını biliyoruz. Anahtarları Padişahların cebinde korunuyor. Belli bir döneme kadar ışıktan ve nemden arındırılmış bir ortamda korunageldiklerini, daha sonraki dönemde bulundukları mekânın her türlü nem, ısı, rutubet, iklim kontrollerinin yapıldığını, şu anda da yapılmakta olduğunu, kumaşlarla ilgili her türlü laboratuvar tekniklerinin kullanıldığını ve bu şekilde günümüzde de devam ettiğini söyleyebiliriz.

Modern imkânlar yokken bile bu koruma sağlandı yani.

Kesinlikle sağlanmıştır. Bugünkü bakış açısında bakıldığı zaman nasıl korunuyorsa, o zaman da doğal yöntemlerle sağlandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Peki bu eserler arasında neler var?

Yavuz Sultan Selim Han döneminde gelen eserler arasında Peygamber Efendimize ait Hırkayı Saadet, Sakalı Şerif, Peygamberimizin kılıcı, bununla beraber Peygamber Efendimizin yayı bu eserler arasında. Ki bazı kaynaklarda Peygamber Efendimizin oku diye geçer, rahatlıkla söyleyebilirim, şu anda Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler envanter defterinde Peygamber Efendimize ait bir okun varlığı tespit edilememiştir, yay olarak vardır. Şunu da ekleyeyim, Yemâme Savaşında Hazreti Halid B. Velid’in, ki İslam orduları baş komutanı, savaşın en sıkıntılı döneminde dahi sarığını düşman cephesinde düşürdüğünde kendisini ön plana atıp da sarığı kurtarmaya çalışır. Onu gören arkadaşları “Ya Velid bir sarık için kendini düşman ordularının ortasına atmaya değer mi?” dediklerinde “O sarığın içinde Peygamber Efendimizin saçı olduğunu bilseydiniz, siz kendinizi ön plana atmaz mıydınız?” der. Peygamber Efendimiz saçlarını kestirirken sahabenin etrafında bekleyip saçından bir teli dahi yere düşürmemeye gayret ettiklerini bildiğimizde, bugün Topkapı Sarayı’nda 50’ye yakın sakalı şerif olması bize garip gelmez. Memleketimizin ve dünyanın dört bir tarafında da Peygamber Efendimizin Sakalı Şerifi olması gayet doğal.

Yani o dönemde binlerce Sakalı Şerif biriktirilmiş olabilir?

O dönemde korunarak gelen, biriktirilen, önde gelen ailelere, eşrafa verilen objeler olduğunu düşünüyoruz. Bunların sağlık derecesini düşünmenin inanç dünyamıza herhangi bir getirisi olmayacağını da biliyoruz. İnsanların inançlarıyla değer yargılarıyla ilgili bir olayda yok karbon 14 testi yapıldı mı gibi bir mantıkla yaklaşmanın da getirisi olmaz. Doğrudur, her tarafa yayılmıştır, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizin saçının bir teli bugün bende olsa, ben de canım pahasına korumaya gayret ederim. Bunun göstergesi günümüzde de devam ediyor. Bugün Osmanlı döneminde her Ramazan ayının 15. günü Hırkayı Saadet ziyareti yapılırken destmâl ismini verdiğimiz üzerinde Peygamber Efendimize naatlar övgüler yazılı mendiller Hırkayı Saadet üzerine konulurdu. Bu yıl yapılan Ramazanı şerif ziyaretinde de bu gelenek devam etmiştir. Bunun amacı şudur, mendil hırkayla temas ettikten sonra temas eden kısmı içe konularak saklanır, bunu alanlar da ömür boyu bu kıymetli hatırayı saklar, hatta kefeninin içine, üzerine, göğsüne destmâl bırakılmasını vasiyet eden insanlar da vardır.

Geçen hafta Prof. Dr. İsmail Erünsal Hocayla yaptığımız röportajda Hoca, Kuran-ı Kerim gibi, diğer kaynakların da tahrifata uğramadan günümüze ulaştırıldığını anlatmıştı. Benzer bir durum kutsal emanetler için de geçerli diyebilir miyiz? Bu emanetlerin yüzyıllar içinde nasıl bugüne geldiğin de naklediliyor mu?

Osmanlı’dan günümüze gelen kutsal emanetlerin Topkapı Sarayı 3 Nisan 1924’e müze olarak kabul edildiğinden bu yana Topkapı Sarayı’nda çalışanların ve dışarıdan gelenlerin de katkısıyla Topkapı envanterlere kaydedildiğini biliyoruz. Şu anda yedi yüze yakın mukaddes emanetler kavramı içinde yer alan eserin Mukaddes Emanetler dairesinde muhafaza edildiğini biliyoruz. Mukaddes Emanetlere gösterilen hürmet içinde padişahlarımızın, yöneticilerimizin diğer inançlara ait eserleri de aynı titizlikle envanterlere kaydettirdiklerini de biliyoruz. Örneğin bugün hazine bölümünde teşhir edilen Vaftizci Yahya’nın emanetinin de günümüze kadar geldiğini biliyoruz. Ecdadımızın bu kavram içine giren eserler arasında bir ayrım yapmadığını, cihanşümulluktaki hoşgörünün eser seçiminde de devam ettiğini görebiliriz. Emanetlerin Ahmet Er Rufai’nin kabir toprağından, Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerinin pabucuna, Hz. İbrahim’in tenceresine, Hz. Musa’nın asasına, Hz.Davud’un kılıcına, Hz. Yusuf’un cübbesine kadar uzanır, bunların hepsi envanterlenmiştir.

Başka müzede böyle manevi anlamı güçlü bir sergi yok değil mi? Bu açıdan da tek?

Topkapı Sarayı’nda en çok ziyaret edilen kısım Mukaddes emanetler kısmıdır. Ziyaretçiler her türlü bölümü bitirdikten sonra Mukaddes Emanetler bölümünden içeri adım attıkları an kendilerine bir çekidüzen verme hissi taşıdıklarını, bağırmaların çağırmaların yüksek sesli konuşmaların olmadığnı gözlemlemişimdir. Topkapı sarayının hangi bölümüne girerseniz girin Mukaddes Emanetlerdeki duygu yoğunluğunu hissedemezsiniz.  En güzel tarafı inanç değer yargıları konusunun somut olarak görmek isteyenler için ete kemiğe bürünmesi. Bu anlamıyla da tek.

Benzer konular