‘Kadın haklarını savunmak feminizme has değildir!’

Kadın hakları, âile, nafaka, erken evlilik mağdurlarına yönelik hukukî düzenlemeler gibi başlıklar başta olmak üzere çeşitli konularda ismini çok fazla duyduğumuz KADEM ile ilgili geçtiğimiz haftalarda âile ve iktidara zarar verdiği yönünde bir tartışma yürütüldü. KADEM Başkanı Dr. Saliha Okur Gümrükçüoğlu’na İstanbul Sözleşmesi, süresiz nafaka, kamu spotları ve erken yaşta evliliklerle birlikte kendilerine yöneltilen ithamları da sorduk. ‘Yeşil ya da İslamcı Feministler’ tabirini de konuştuğumuz Gümrükçüoğlu; kendilerini feminist olarak tanımlamadıklarını ve kadın haklarını savunmanın feministlik olmadığını söyledi. Tartışmalı ifadelerden biri olan ‘Toplumsal Cinsiyet eşitliği’ yerine ‘Toplumsal Cinsiyet Âdâleti’ kavramını tercih ettiklerini dile getiren Gümrükçüoğlu, ‘KADEM eşcinsellik hakkında ne düşünüyor, kadını güçlendirmek âileyi dağıtıyor mu’ gibi çok tartışılan sorulara da cevap verdi.

 

KADEM hangi amaçla kuruldu, ne gibi çalışmalar yapıyor?

KADEM 2013 yılında dernek olarak kuruldu. Amacımız, kadın ve âilenin dezavantajlı durumlardan kurtarılması, sosyal hayatta kadınlara yönelik ayrımcılığın ortadan kalkması ve dengeli bir toplumsal katılımın sağlanması. 2015 yılında da öğrenci yurtlarımız için vakfımızı kurduk. 3 tanesi İstanbul’da olmak üzere ülkemizde toplam 21 tane kız yurdumuz var. 47 temsilciği bulunuyor.

Bunlarla amacımız, yerelde kadınların ihtiyaçlarını belirlemek ve geliştirdiğimiz projelerle istihdama katkı sağlamak. Dernek bünyesinde pek çok komisyonumuz mevcut. Hukuk komisyonumuzun en aktif komisyonlardan biri olduğunu söyleyebilirim. İstismara uğramış ve şiddet görmüş kadınların davalarına müdâhil oluyoruz. Ayrıca kadınların kendi haklarını öğrenmeleri ve devletin sağladığı imkânlardan haberdar olmaları için de eğitim ve seminerler düzenliyoruz. Özellikle çalışan kadınların iş-âile dengesini kurabilmeleri adına gerekli politikaların tesisi için bir STK olarak araştırmalar yapıp, raporlar sunuyoruz.

 

Genel olarak insan hakları derneği olsaydık, elbette daha geniş bir alanı kapsardık. Ama takdir edersiniz ki, gerek iş yükü gerekse benimsediğimiz misyon açısından tek alanda ihtisaslaşmak daha doyurucu hizmetlerin yapılmasına imkân veriyor. Neden bir kadın derneği diye soracak olursanız, şu an Türkiye özelinde baktığımızda, kadınların istismar ve şiddetten dolayı uğradıkları muamelede daha fazla desteğe ihtiyaçlarının olduğunu düşünüyoruz. Erkekler de elbette şiddete uğruyor. Ancak kendini savunma anlamında kadınların erkelerle aynı düzlemde olmadığını biliyoruz.

En çok eleştiri aldığınız konulardan biri İstanbul Sözleşmesi. İstanbul Sözleşmesi hakkındaki görüşleriniz nelerdir? LGBT gibi yönelimlere kapı aralayan maddelere ne diyorsunuz?

Bildiğiniz gibi bu sözleşme 2011 yılında imzalanmış bir sözleşme. KADEM o zaman henüz kurulmamıştı. Sözleşmeyi biz önermedik ve imzalamadık. İstanbul Sözleşmesi temel olarak şiddetle alakalı bir sözleşme olup, eşcinsellerin haklarını düzenleyen bir sözleşme değildir. Ama bu sözleşmenin içinde örfümüze, dinimize uygun olmayan bazı maddeler olduğunun da farkındayız. KADEM’in temel çalışma alanlarından biri şiddet olduğu için, bu sözleşme ile olan ilintisi de şiddetle alakalı maddeleri. Şiddetten mağdur olan kadınların davalarına müdahil olduğumuz için ister istemez bu sözleşme de ilgi alanımıza girmiş oldu. Bahsettiğiniz maddelere olan eleştiri ve itiraz şerhimizi de bütün toplantılarda dile getirdik.

Toplumsal cinsiyet eşitliği değil de âdaletini savunduğunuzu söylüyorsunuz. Buradaki toplumsal cinsiyeti açabilir misiniz?

Toplumsal cinsiyet, cinsiyetsizlik veya eşcinsellik değildir. Biyolojik cinsiyet kadın ve erkekten oluşur. Toplumsal cinsiyet ise toplumların ve kültürlerin kadın ve erkekten beklediği rollerdir. Örneğin bazı toplumlarda kadın, bazı toplumlarda ise erkek evlenirken evinin çeyizini getirir. Burada bir sorun yok. Ama bu toplumsal cinsiyet rolü bir mağduriyet oluşturmaya başladığı zaman bizim gündemimize geliyor. Mesela, tecavüze uğrayan bir kadın, sırf tecavüze uğradı, ‘nâmusu kirlendi’ denilerek öldürülüyor ve buna karşılık mütecaviz fâil herhangi bir yaptırıma uğramıyorsa işte bu toplumsal rol, o insanı mağdur ediyor demektir.

Biz burada toplumsal cinsiyet eşitliği değil, adaleti diyoruz. Kadın ve erkeğin yaratılıştan gelen farklılıklarını dikkate almadan salt bir eşitlik genelde kadının mağduriyetine yol açıyor. Neden adalet diyoruz; mesela hamile bir kadının ya da bir annenin, erkekle aynı mesai saatlerinde çalıştığını düşünün, işte burada çalışma saatlerindeki bu eşitlik, adaleti sağlamıyor. O kadının durumuna uygun daha adil bir düzenleme yapılması, yarı zamanlı çalışma veya süt izinlerinin, doğum izinlerinin artırılması gibi uygulamaları bu ilkenin gereği olarak savunuyoruz.

‘CİNSEL YÖNELİM’ İFADESİNİ KABUL ETMİYORUZ

Milli Eğitim Bakanlığının ETCEP pilot uygulamasına “eşcinsellik aşılıyor” diye büyük tepkiler geldi. Etkinliklerde kullanılan fotoğraflarda “kadın ve erkeklerin rollerinin değiştirildiği”, “fıtrata aykırı roller aşılandığı” görülüyor. ETCEP projesine nasıl bakıyorsunuz?
ETCEP ile ilgili 3 ayrı yayın vardı, üçünü de aldık, inceledik. Sitemizde bunun açıklamasını yaptık. Kız çocuklarının haklarını koruyan maddeler olmakla birlikte, sorunlu yerleri tek tek yazdık. ‘Cinsel yönelim’ ifadesini kabul etmediğimizi açıkladık. Cinsiyetler arasındaki farklılıkların yok edilmesinin sakıncalarını belirttik.

Bu açıklamayı paylaştığımızda “Bunlar yine toplumsal cinsiyet eşitliğini savunuyorlar” yorumları yapıldığını üzülerek gördüm. Bu yorumu yapanlar, ne yazık ki raporumuzu okuma zahmetinde bile bulunmamışlar. Ta ki insaflı birkaç yazarın, köşesinde raporumuzu kaleme almasına kadar. Böylelikle raporumuz gerçek manası ve içeriği ile anlaşılır oldu.

Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesinden çekilmesi talepleri dillendiriliyor, bu hususta KADEM ne düşünüyor?
Bu konunun karar mercii ilgili bakanlıktır. Bu sözleşmenin uygulamadaki kanunu olan 6284’de cinsel yönelim ya da eşcinselliği çağrıştıran herhangi bir ibare yoktur. Burada aslolan İstanbul Sözleşmesi değil, şiddetle mücadeledir.

ANADOLU KADINI ÂİLEYİ  YOK SAYARAK KENDİNİ VAR ETMEZ

Kadını güçlendirdiğiniz için aileyi yıkmaya sebep olduğunuz söyleniyor. KADEM aileyi mi kadını mı önceliyor?

Kadın ve aileyi birbirinden ayıramayız ki. Ben onların iç içe olduğunu düşünüyorum. Ben de bir kadınım, üç çocuğum ve bir ailem var. Kadını aileden, aileyi kadından ayırmak gibi bir derdimiz yok. Kadının güçlenmesi aileyi nasıl yıkar? Kadının güçlenmesini ben şöyle anlıyorum, kendini aşmış, takıntıları olmayan, kendini ifade etmekte özgür, maddi manevi bütünlüğünü sağlamış bir kadın, eş olmadan önce kul olma bilincine erişmiş bir insan. Bir de bunların yanı sıra tebliğ sorumluluğumuz var bizim. Bunu eğitim almadan, belli bir seviyeye gelmeden ve kendini güçlendirmeden, bir insan nasıl yapabilir?

Kendini gerçekleştirmiş, kendini ifade etmeyi bilen bir kadın, duyarlı bir anne, mutlu bir eş ve iyi bir evlat olur. Çünkü takıntısı yoktur. Nefsini aşmıştır, kocasıyla, babasıyla veya arkadaşıyla kısır tartışmalara girmez, ailesini önceler. Hele de Anadolu kadınının aileyi yok sayarak kendini var etmesi mümkün değil. Ailesini yok sayarak kendisini var eden kadınlar yok mu, vardır elbette. Ama bana göre onlar güçlü değil, zayıf kadınlardır.

‘KADIN DA ERKEK DE EŞREF-İ MAHLUKATTIR’

Bir reklamınızda kullandığınız “Boz ayılar bir sığırı tek darbede öldürebilecek güçtedir…” dediniz. Bu reklam ile anlatmak istediğiniz neydi?
O kamu spotumuz da maalesef yanlış yere çekildi. Biz o videoda tüm erkek cinsini değil, eşine şiddet uygulayan erkeği odağımıza almıştık. Allah’ın eşref-i mahlûkat olarak yarattığı bir insana onurunu ortadan kaldıracak her türlü kötü muamele, din ve geleneklerimiz açısından da hoş görülmeyen bir davranış. Yani herhangi bir insan canlı bir varlığı nasıl döve döve öldürür? Bu normal bir durum olmasa gerek! Bu derece duygusal bir durumdan yola çıkarak yaptık bunu. Gücü olsa dahi eşine şiddet uygulamamak gerektiğinden hareketle, insan onurunu zedeleyen bu fiili hayvanların dahi yapmadığını söyledik.

Nafaka konusunda da hem erkek hem de kadınların mağduriyet yaşadığı durumlar var. Boşanmış bir kadın, ömür boyu eski eşinden nafaka almalı mı?

Bizim nafakayla ilgili bir çalışmamız oldu. Daha önce de sizin derginize nafakanın süreli olması gerektiğine dair bir röportaj verilmişti. Nafaka konusunda hâkimlerin inisiyatif alıp, duruma göre değerlendirme yapması, kadının durumuna, yaşına, sağlığına, gerçekten ihtiyacı olup olmadığına bakarak karar vermesi gerekiyor. Fakat hâkimler tek tek olayları incelemek yerine, tüm davalarda süresiz nafakaya hükmediyorlar. Bu kararların sonuçlarında da elbette bazı mağduriyetler oluşuyor.

Biz de ilgili raporumuzda nafakanın süreli hâle getirilmesi gerektiğini söyledik. Ancak adil olmak gerekirse bir konu daha var burada. Özellikle bazı erkekler, evli iken eşine çalışması konusunda belli rezervler koyarken, boşanma vuku bulduğunda “İşe girsin çalışsın, kendine baksın” diyebiliyor. Burada bir mantık hatası yok mu sizce? Yıllarca çalışmamış, belki de eğitim hayatı evlendiği için yarıda kalmış bir kadın, boşanır boşanmaz hangi sektörde hemen iş bulacak ve nafakasını temin edecek!

Boşandığı zaman da babasının sorumluluğunda deniyor…

Her hukukun kendi içinde bir sistemi vardır. İslam hukukunu temel alacaksak, mehir, iddet nafakası, akrabalık nafakası, miras hukukunun kendi içerisinde paylaşımı gibi uygulamalar var. Siz bir kısmını İslam hukukundan, bir kısmını mer’i hukuktan alıp ortaya karışık bir sistem yapamazsınız. Bugün Türkiye’de mer’i hukuktaki nafakayı konuşuyoruz biz. Ama uygulamada bazı yanlışlar ve suistimaller elbette var.

Küçük yaşta evlilik konusunda bir defaya mahsus affedilmesi ve evde ailesine, çoluk çocuğuna bakmak zorunda bırakılmış kadınların mağduriyetlerinin giderilmesi için TBMM’ye af kanun teklifi verildi. KADEM’in devreye girmesiyle kanun teklifinin geri çekildiği anlayışı hâkim. Binlerce aile, çoluk çocukları olduktan sonra kocaları hapiste ve mağdur. Bu konuda attığınız adımlar var mı?
Küçük yaşta evlilik konusunda mağdur olan insanların dışarı çıkması için af kapsamındaki o kanuna değil, kanunun içeriğindeki hukuki anlamdaki boşluğa itiraz etmiştik. Söz konusu maddenin başka mağduriyetler oluşturmaması adına, sınırlarının daha belirgin olması gerekiyordu. Çünkü bu şekilde geçerse, tecavüzcüler ve istismarcılar da bu kanundan faydalanacak ve hapisten çıkacaktı. Metinde ciddi bir boşluk vardı. Biz o zaman bu yasanın tekrar çalışılıp meclise getirilmesinin daha uygun olacağı hakkında bir rapor sunmuştuk. Fakat daha sonra çalışma bir daha meclise gelmedi. Şimdi bu alanda bir çalışma olduğu söyleniyor, inşallah en dar anlamda, hiçbir tecavüzcünün ve istismarcının faydalanmayacağı bir kanun oluşturulur. Madde öyle kurgulanmalı ki, başka mağduriyetler olmamalı, istismarcılar bundan faydalanmamalı. Hepimizin çocuğu var.

‘KADININ BEYANIYLA KOCASI HAPSE GİRMEZ’

Kadının beyanı esastır meselesi nedir? Hâkim, kadın ne derse ona göre mi karar veriyor?

Kadının beyanı esastır meselesinde şöyle bir yanlış anlaşılma var. Kadın, ‘eşim beni dövüyor’ dediği anda kocası hapse girmiyor. Ancak eskiden şiddet gören kadın, tedbir kararı aldırmak için şiddeti ispat etmek ve delil getirmek zorundaydı. ‘Kocam beni dövdü’ demesi yetmiyordu, rapor çıkartması ve bu raporu mahkemeye sunması gerekiyordu ki, şiddet uygulayan kişiyi kendisinden uzaklaştırabilsin. Herkesin zihinlerinde yer eden Ayşe Paşalı olayından sonra bu kanunda değişikliğe gitme kararı alındı.

Ayşe Paşalı, kocasının kendisini dövdüğüne yönelik raporunun çıkmasını beklerken kocası tarafından öldürülmüştü. Bu olaydan sonra akut durumda uzaklaştırma kararı için, kadının beyanı esas olması kuralı getirildi. Ama eğer şiddet işleyen kişi ceza alacaksa, hüküm giyecekse, muhakkak delil ve rapor şart. Bir kadın ‘kocam beni dövüyor’ dediği için kocası hapse girmez. Ancak tedbir kararı olabilir. Bunu suiistimal eden elbette olur. Söz konusu mağduriyetlerin giderilmesi için yasanın iyileştirilmesi bizim de beklentilerimiz arasındadır.

Hem sol çevreler hem de muhafazakâr çevrelerde size “İslamcı feminist” diyenler var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Kadem feminist bir dernek mi?

KADEM kendisini feminizme göre konumlandıran bir dernek değil. Feminizmin çıkış noktasına baktığımızda, Türkiye’de milliyetçi muhafazakâr bir kadının feminist olup olmayacağını daha iyi anlarız. İslam’dan önceki Türkler’de de kadın ayrımcılığına ilişkin bir örnek yok. Şaman kültüründe han ve hatun yan yana. Bu anlamda bir bagajımız yok bizim.

İslam hukukuna göre, Asr-ı Saadet döneminde veya Selçuklu, Osmanlı döneminde kadınların toplumdaki yerini değerlendirdiğimizde, Batıdaki gibi kadının yok sayıldığı bir geçmişimiz olmadığını görüyoruz. Eski Türk Devletleri’nde kadın hükümdarlar tarihi kayıtlarda yer alıyor. Ayrıca Müslüman Türk devletlerinde de Sultan’ın eşi olan Hatun’un, devlet yönetiminde söz sahibi olduğunu biliyoruz.

Selçuklular döneminde kadınların mülk edinme, ticaret yapma, borçlanma gibi pek çok hakkı, kanunlar tarafından korunuyordu. Ayrıca yine bu dönemde mağdur olan kadınların haklarını aramak maksadıyla bizzat Selçuklu sultanlarının huzuruna çıktığına dair kayıtlar da var. Benzer uygulamaların Osmanlı döneminde de sürekliliğini koruduğunu görüyoruz.

Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere dinimizde ve köklü medeniyetimizde kadının konumuyla alâkalı batı medeniyetinde olduğu gibi bir ikincilleştirmenin olmaması bizlere feminist bir mücadele ihtiyacı bırakmamıştır.

Benzer konular