İçeridekiler için 28 Şubat devam ediyor

Avukat Mehmet Alagöz, 28 Şubat süreci davalarıyla ilgileniyor. Şu anda yaklaşık 600 kişinin bu süreçten kalan davalar yüzünden cezaevinde olduğunu söyleyen Alagöz, “Bu davalar yeniden açılsa hukuka uygun delil bulamayacaklar. Buna karşın hukuka aykırı o kadar çok delil var ki” diyor. Gözaltındaki işkenceyle ifade vermek zorunda kalan insanların, mahkeme sürecinde de önyargılı hâkimler tarafından cezalandırıldığını söyleyen Alagöz’e göre, dava dosyaları yeniden incelenmeli, iadeyi itibar sağlanmalı.

28 Şubat’ın çok görünmeyen bir boyutu da davalar ve mahkûmiyetler. Bu konuda şu anda nasıl bir tablo söz konusu?

Anayasa Mahkemesi 8 Aralık 2016 tarihinde Selam davası olarak bilinen ve Kumpas davasına konu edilen davadaki sanıklardan 3 kişiyle ilgili bireysel başvuru yoluna izin verdi. Anayasa Mahkemesi’ne bütün 28 Şubat davalarında başvuru olamıyor. Çünkü ancak 23 Eylül 2012 tarihinden sonraki yargılamalarda Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapılabiliyor. Bu üç kişiyle ilgili dava dosyası Yargıtay tarafından bozulmuştu, dolayısıyla süreç biraz uzadı; 2000’lerde başlayan davanın kesinleşmesi 2012’yi buldu. Bu sayede başvuru imkânı oldu. Anayasa Mahkemesi 3 kişiyle ilgili şöyle bir tespit yaptı: “Bu kişiler gözaltındayken, savcılık aşamasında ve savcılığın soruşturma aşamasında yanlarında avukat yokken hukuki yardımdan istifade edemedikleri için adil yargılanma hakları zedelenmiştir.” Bu tespitle bireysel başvurularını kabul etti ve adil yargılanma ilkesinin ihlali konusunda görüş bildirdi. Bu karar üzerine o kişilerin avukatları mahkemelere müracaat ettiler. Hatta aynı dosyada yargılanan diğer sanıkların da davalarını incelemeye aldı mahkeme. Eski hükmü ortadan kaldırdı. Mehmet Ali Tekin bu sebeple tahliye olabildi. Balyoz Davası’nı hatırlarsak, o davada da Anayasa Mahkemesi kesinleşmiş mahkeme kararlarında bireysel başvuruyla hak ihlallerini tespit etmiş ve yeniden yargılama kararları vermişti. Balyoz’dan mahkûm edilen pek çok kişi Anayasa Mahkemesi kararı sonrasına beraat etti. Bazı delillerin sahte olduğu ortaya çıktı. 28 Şubat yargılamalarında da benzer bir imkânın işlemesi gerekiyor. 1994’ten bu tarihe kadar bir tane davada böyle imkân elde edilince hak ihlali tespit edilebildi. 28 Şubat dönemindeki diğer davalara teşmil edersek o davalarının hiçbirinde avukat yoktu. Çünkü o dönemde Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) vardı. Gözaltı süreçleri de çok sağlıklı değildi, işkencelerden geçiyordu insanlar.

Temyiz edenler daha çok ceza aldı

Hukuki yardım almaksızın işkence sonucu elde edilmiş ifadelerle mi alındı kararlar?

Evet. İşkence tespitleri de var. Beşiktaş’taki DGM nezaretinin hemen yanında Adli Tabiplik vardı. İnsanlar 15 günlük gözaltı süresinin ardından herhangi bir hastaneye değil, savcılığa çıkarken hemen nezarethanenin bitişiğinde bulunan Adli Tabiplik’e götürülürdü. Pek çok doktor korkar işkence raporu vermezdi. Sonrasında bu kişiler cezaevinden en yakın hastaneye sevklerini sağlayabiliyorlardı. 15 gün gözaltı, 15 cezaevinde kaldıktan sonra gittikleri hastanelerde aldıkları raporlar var. 2010 yılında Yargıtay’da bir duruşmaya gittiğimizde işkence raporundan bahsettik, ona rağmen mahkeme görmezden geldi. O dönem FETÖ’nün egemen olduğu bir dönemdi, Yargıtay 9. Dairesi henüz vardı ve yargılamalarda örgüt davası gibi siyasi davaların tamamı buraya giderdi. Burası da cezaları ya onaylardı ya da “Az verdiniz daha fazla verin” diye sanıkların aleyhine bozardı. İşkence raporunu gösterince de Hâkimler, “öyle mi, rapor mu var” demişlerdi. Baktıklarında tespit ettiler ama cezaları onayladılar. Aleyhlerine temyiz olmamasına rağmen.

Aleyhe temyiz nedir?

Bu davada kişiye örgüt üyeliğinden 10 yıl ceza vermişlerdi, o da kararı “Ben örgüt üyesi değilim” diye temyiz etmişti. O zaman o Yargıtay’a dosyası gitmişti, hakkında verilen karar bozuldu ve hakkındaki suçlama Yargıtay tarafından “Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs”le değiştirildi. Aleyhe temyiz şudur; Hukukta bir kişi yasal yollara rahatça başvurabilsin diye aleyhe temyiz yasağı vardır. Yani bir kararı temyiz etmek isterseniz ve aleyhinize karar verilse bile size verilen ilk cezadan fazla ceza verilemiyor. O kişiye kendisi temyiz etmesine rağmen cezası ömür boyu olarak değiştirildi. Örgüt üyeliğinden 8 yıl almış ve onun bir kısmını zaten yatmıştı. Davasını temyiz ettiğine edeceğine pişman oldu. İltica etmek zorunda kaldı.

Yargıda nasıl bir süreç işleyeceği kestirilemiyor yani?

Hem tutuklu olanlar hem yurtdışına gitmek zorunda kalanlar var. Selahattin Eş böyle biriydi, yıllarca muhacir olarak yaşamak zorunda kaldı. Ne zaman ki dosyası yeniden incelendi ve tutuksuz yargılanma imkânı getirildi o zaman Türkiye’ye gelebildi. Hasan Kılıç hem avukat hem gazeteci. Umut Davası’ndan yıllarca muhacir olarak yaşamak zorunda kaldı. Anayasa Mahkemesi’ne başvuranlardan biri o. İnsanlar yargılanmaktan kaçmaktan ziyade infazdan kaçıyorlar. Cezaevine girdiğinizde sonunuz belli değil. Artık bugün bile bir kişiye “Cezaevine gir, adalet mutlaka er ya da geç tecelli edecektir” diyemiyorum. 2017’de dahi. Çünkü yargılamalar çok sağlıklı yürümüyor. Adalete inancımız çok fazla kalmıyor. Bir hâkim gerçekten hukuka uygun yargılama yaptığında çekinmenize gerek yok ama iş siyasal bir yargılamaya dönüşüyorsa, avukatlar ve yargılanan insanlar tedirgin oluyor. Hâkim ve savcıları zihniyeti güvenilir düzeyde değil. Askeri brifinglere koşarcasına giden hâkimler, savcılar vardı. Kemalist vesayetçi bir sistem vardı.

FETÖ’cü hakimlerin karar telaşı

15 Temmuz’dan sonra yargıda FETÖ örgütlenmesi de konuşuldu.

28 Şubat’ta FETÖ’cüler daha azdı. Vesayetçi hâkim zihniyeti egemendi. Ama FETÖ’cülere düştüğünüzde onlar da “Biz onlardan değiliz” demek için kraldan çok kralcı olup daha ağır cezalar veriyorlardı. Kemalist laik dediğimiz kesimden de sola yakın olanlar da örgütlere göre tercih yapardı. Dindar kesim de solculara takdir hakkını daha ağır kullanırdı. Özel yetkili mahkemelerle FETÖ’cüler yaygınlaştı. Hem kendilerini kamufle ettiler, hem kendilerine potansiyel tehdit olarak gördükleri camiaları hedefe aldılar. Onları terörist olarak lanse etmek için uğraştılar. Selam Tevhid davasına baktığımızda Türkiye’de dinlemedikleri camia yok. Çünkü burada uzun vadeli veriler elde etmeye çalıştılar. Hatta bazı FETÖ’cü hâkimler, bugün FETÖ üyesi olduğu mahkeme kararıyla tescil edildiği için öyle diyorum, İslami kimlikli insanları yargılarken davaları bir an önce bitirmek için acele ediyorlardı. Bazen o yargılamalar o hâkimlerle bitmesin diye duruşmalara mazeret gönderip gitmiyorduk. O zaman da mahkeme kalemi bizi arayıp “Karar vereceğiz bir an önce gelir misiniz” diyordu. Bu normal prosedür değil, normal hakimin yapacağı bir hareket değil. Ben kalemdeki kişiye “Hâkimin başka işi yok mu?” diye soruyordum. Direnmeye çalışıyorduk. Verdikleri hükümler hakikaten çok ağırdı. Başka bir hâkime aynı dosya düştüğünde beraat çıkıyordu. Bu vakalar 2010’lu yıllarda karşılaştığımız vakalar.

Peki, 2017’de bu durum sona erdi mi?

Birileri için 28 Şubat hala devam ediyor. Bitmesi için bütün etkilerinin ortadan kalkması gerekiyor. Düşünün ki, başörtüsü yasağıyla özdeşleşmişti. Siyasal iktidar değişti. Başörtüsü yasağı bir sürü alanda özgürleşti ama bir hafta öncesine kadar TSK’da vardı. Başörtüsü Türkiye’de bir irtica sembolü haline getirilmişti. Siyasal anlamda pek çok kazanım elde edildi ama hukuk anlamında böyle değil. Kamudan atılanlar bir sürü ekonomik ve sosyal imkânlardan mahrum bırakıldı. O insanların zararlarının telafi edilmesi gerekiyor. Kaç yıl emeklilik hakkından yoksun kaldı, maaş alamadı? Bütün bunlar ekonomik ve sosyal tarafları. Ama en önemlisi özgürlüğünü kaybeden insanlar. Yaklaşık 20 yıldır cezaevinde olan insanlar var. 1993’ten başlarsak, daha uzun. 28 Şubat’ı sadece 1997’yle sınırlamamamız lazım. 90’lı yıllar Türkiye’nin en karanlık dönemleriydi. Pek çok yazarın Uğur Mumcu’nun, Çetin Emeç’in, Bahriye Üçok’un, Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürüldüğü ve faillerinin bulunamadığı zamanda, İslami camiadan üç beş kişi bir araya getirilip bunların cinayetin faili diye lanse edildiği bir dönemdi. Bu durum bugüne kadar devam etti. Tutuklu olanların 28 Şubatları devam ediyor, aileleri için de devam ediyor. Cezaevi koşulları çok zor. Tek kişilik ya da 3 kişilik hücrelerde kalıyorlar. Aileleriyle ayda bir yüz yüze görüşme şansları var, ki 15 Temmuz’dan sonra o imkan da kalmadı, açık görüşler iki ayda bire indi. Cezaevleri çok uzakta. Aileleri onları görmek için çok çaba sarf etmek zorunda. Uzun süredir de orada oldukları için pek çok hastalık beliriyor onlarda. Hem psikolojik hem fizyolojik ciddi sıkıntılar oluşuyor. Cezaevinde tedavi imkanı da yok.

Balyoz ve Ergenekon davalarında bireysel başvuru yolu açıktı

Hasta olanlar için tahliye imkânı yok mu?

Ahmet Necdet Sezer döneminde sol örgütlerden insanlar sağlık sebepleri nedeniyle tahliye edildi. O dönemlerde Adli Tıp Kurumu verdiği raporla sağlık sebepleriyle cezaevinde kalamayan insanlar için Cumhurbaşkanı’nın serbest bırakma yetkisi vardı. Pek çok kişiye “Cezaevinde kalamaz” izni verildi. Hatta bunlardan bazıları çıktıktan sonra başka eylemler yüzünden yeniden cezaevine girdiler. O dönem İslami davalardan yargılananlar yine bu durumdan yararlandırılmadı. Bununla ilgili bugün de tahliye koşulları oluşmuyor bir türlü. FETÖ pek çok kurumu ele geçirmişti. Adli Tıp Kurumu’nu da cezaevi yönetimlerini de. 28 Şubat’ı fırsata çevirdiler, dindarlardan boşalan ve önleri kesildiği için dolduramayacakları alanları doldurdular. Hem askeri hem sivil bürokrasiyi ele geçirdiler. Bütün işi FETÖ’ye ihale edip Kemalist vesayeti görmezden gelmememiz gerekiyor. Bugünkü siyasi iktidarın da üzerine düşenler var. Sayılara göre hesap yapılıyor. 600 kişi çok fazla gelmiyor. Belki böyle bir talep için milyonlar olması gerekiyor. Oysa haksız yere bir kişinin bile yatması vicdanımızı yaralar. Yakup Köse, Salih Mirzabeyoğlu, Mehmet Ali Tekin dosyaları incelendiğinde tahliye oldular. Cumhurbaşkanımız isimlerini zikredince dosyaları incelendi. Onlar cumhurbaşkanımızın torpiliyle çıkmadılar, O bu isimleri işaret edince dosyalar açıldı. İlle Cumhurbaşkanımızın bütün isimleri tek tek sayması mı gerekiyor? Bunlar sembol isimlerdi ama onlar gibi başka birçok isim var. Bugün DGM’ler yok, hukuka aykırılıkları tespit edildi. Özel yetkili mahkemelere dönüştü, sonra o da kaldırıldı. Yargıtay 9. Ceza mahkemesi de kaldırıldı. O dönem Terörle Mücadele yapan emniyet birimleri ya ihraç edildi ya yakalandı ya tutuklandı. Bu kararları veren hâkim ve savcılar da görevden alındı. Her alanda en önemli tartışma şu, DGM’lerde verilen kesinleşmiş gibi görünen kararların yeniden açılması gerekiyor. Çünkü bu davalarda verilen kararlar meşruiyetlerini kaybettiler. Deliller yeniden incelensin. Suç işleyenlere işledikleri suçun karşılığını alsın ama suç işlemeyenler de beraat etsin.

Aslında talep yeniden yargılanma, değil mi?

Evet. Kesinlikle af talebi yok. Bu süreci yaşayan insanlar kendilerine dönem işkenceyle imzalatılan tutanakların incelenmesini istiyorlar. Dosyaların yeniden açılmasını ve yeniden yargılanmayı istiyorlar. Sahte delillerle hüküm giyip yıllardır mahkûm olduklarını söylüyorlar. Şu an mağdur olup tutuklu bulunan yaklaşık 600 kişi var. 100’e yakın da yargılanamayan insan var. Binlerce kişi gözaltına alındı, tutuklandı, serbest bırakıldı. Bunların 600’ü de masumdur diye bir iddia da yok. Delillerin yeniden değerlendirilmesi gerekiyor. Delilleri yeniden incelemezseniz bu adil değil. Bir kişi suç işlemediyse, suçtan yargılanması da büyük bir kötülük. Böyle bir durumda onu karalamış oluyorsunuz. Diğer mağduriyetlerin ötesinde kimliğine verdiğiniz mağduriyet bu. Mağdur kelimesine bazıları itiraz ediyor. Mevcut durum açısından bir mağduriyet oluştuğu için bunu kullanıyorum.

Ne yapılabilir peki?

Ya tek tek her birinin dava dosyalarına müracaat edilecek ve yeniden yargılama imkanı getirilecek. Bunu biz bazı davalarda denedik. Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararıyla mahkemelere başvurduk fakat mahkemeler başvurularımızı reddetti. AİHM’de adil yargılanmadıklarına ilişkin kararlara rağmen. Bir dosyada başvuru yapılmıştı AİHM kararı gösterilerek. Mahkeme reddetti. Bir üst mahkemeye itiraz ettik, itirazımız kabul edildi. O karar kesin olmasına rağmen, kararı veren mahkeme yine direndi. Yeniden itiraz ettim ve mahkeme kararını da eleştirdim. Mahkemenin militanvari bir tutumla direnç gösterdiğini söyledim. Mahkeme heyeti bizi savcılığa şikâyet etti. O hakimlerin sonrasında FETÖ üyesi olduğu ortaya çıktı. 2016’da dahi böyle bir dirençle karşılaşıyorduk. İkinci bir yöntem tümünün yeniden yargılanma yolunun açılması. Bunun için TBMM’nin bir düzenleme yapabilir. Yeniden yargılamaların önünü açacak bir yasal değişiklik yapılabileceği gibi, Anayasa Mahkemesi’ne başvuru tarihi olan 23 Eylül 2012 tarihi daha geriye çekilerek insanlara bireysel başvuru hakkı tanınabilir. Dosya haklarının ihlal edilip edilmediğinin tespiti ve bu tespitle yeniden yargılama yolunun açılması önemli. Bunlar yapılmadan pek çok hâkim dosyalarla ilgili olumsuz karar verecektir. Hukukun evrensel ilkelerini esas alırlarsa, AİHM’in kararlarını emsal alarak dahi bütün bu dosyalara yeniden yargılama yolu getirebilirler. Hâkimlerimiz bu konuda ya bir talimat ya bir yasal düzenleme bekliyorlar. Bu düzenleme olmadan o insanların yeniden yargılanması zor gözüküyor. 28 Şubat kararlarında yıllarca başörtüsünden dolayı okula alınmayan, kamudan atılan insanlarla ilgili de düzenleme yapılması gerekiyor. Yeter ki buna ilişkin bir siyasi irade olsun.

***

Hukuka uygun bir delil bile bulamazlar

Aklınıza gelen emsalleri sayabilir misiniz?

O kadar çok ki. Ziver Kartal isimli bir kişi gözaltına alınıp Necdet Menzil’in Orhan Taşan’ların emniyet müdürü olduğu dönemlerde, gözaltına işkenceyle kimliğini tespit edemeyince basına çıkarıp “Bu kişi kim, kimliğini tespit edin” denilmesi geliyor aklıma mesela. O dönem yakalanan insanlara anneleri, babaları, eşleri gösterilerek, onlarla tehdit ederek imzalamaya zorladılar. İşkence yaptıkları insanları teşhir etmeleri, buradaki cesaret benim için çok şaşırtıcı. 90’lı yıllarda buna cesaret edebilecek kadar özgüvenleri yüksekti. Sivas davası sanıklarından, Sivas olayları olduğunda orada olmayan yaşlı biri var. Televizyon tamircisi. Ona emniyet tarafından bazı kamera kayıtlarının çözümü için kendisine gidildiğinde, Aziz Nesin’i görünce “Bütün olayları bu başlattı, gelmeseydi bu kadar olay olmayacaktı” dediği için tutuklanıyor. Yürüyemeyecek kadar yaşlı birisi. Sırf kamerada gördüğü Aziz Nesin’e o yorumu yaptığı için. Bülent Düvenci var sonra. Sivas olayları olduğu zaman Yozgat’ta, otobüs şoförü. Yolcuların tanıklığı kabul edilmiyor. Böyle yargılama süreçlerinden bahsediyoruz. Her birini düşündüğümüzde o kadar çok örnek var. Bir diğer örnek “Uğur Mumcu’yu Ben mi Öldürdüm” kitabının yazarı Abdülhamit Çelik. Emniyette ve savcılıkta ifadesi var. Savcılığa gittiğinde kendisine işkence yapıldığını söyleyip savcıdan “Bu daha uslanmamış geri götürün” cevabı alınca imzalamış. Ve Uğur Mumcu öldürüldüğü gün, İstanbul’da düğünü var. Düğün davetiyesi, resimleri ve kamera kayıtlarıyla aklanıyor. Çelik emniyet tarafından yer göstermelere bile götürülmüş. İnsanlara 20 gün, 30 gün işkence yapılınca yer göstermelere kadar her şeyi kabul ediyorlar. Birine sormuştum niye imzaladın diye, “O sırada Kennedy’i öldürdün deseler imzalardım” demişti. O insanların aleyhlerine delil olmadığı için işkenceyle imzalatılan deliller kabul edildi.

İtirazların da hükmü yok mu?

Başka bir örnek var, Jak Kamhi davası. Bu dava ‘İslami Hareket Süreci’ diye tanımlanır. Aynı mahallede yaşayan üç arkadaş yakalanır, gözaltına alınır, DGM’de yargılanırlar. Sonrasında o kadar eleştirdiğimiz DGM bile şunu söyler, ‘Bunlar adam öldürmeye teşebbüs etmiştir, yaptıkları anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs değildir’. Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüsün cezası idamdır. DGM süreli

Benzer konular