Avrupa’ya dönersek ölürüz

prof-dr1

2017’nin ilk günlerinde Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı’ya 2016’da değişen dengeleri ve ittifakları sorduk. Rusya’yla ittifakta gecikildiğini söyleyen Duralı’nın uyarıları var. Bunlardan birincisi, tarihi unutmamak ve geçmişte yaptığı yardımların bedelini acı ödeten Rusya’yla duygusal değil akli bir ilişki kurmak. İkincisi, içinde bulunduğumuz kimlik bunalımında yüzümüzü Avrupa’ya dönmemek. Avrupa’yla yakınlaşmadaki ısrarın 1920’lerde alınan ölüm kararının infazı olduğunu vurgulayan Teoman Hoca, Cumhuriyet devrimlerinin de günümüze kadar gelen bir “boşanma travmasına” yol açtığını söylüyor.

2016, bir darbe girişimi atlattığımız, birçok terör saldırısına maruz kaldığımız, iç ve dış politikada önceliklerimizi değiştirdiğimiz bir yıl oldu. Bu süreci nasıl değerlendirirsiniz?

Dış politikada önceliklerin değiştirilmesinden kastınız Rusya’ya yanaşmamızsa, o gecikmiş bir adımdır. Kapı komşusuyuz, yüzyıllardır ve hep düşman kalmışız birbirimize. Bu düşmanlığın onlara da bize de kazandırdığı bir şey olmadı. Aklın buyurduğu, buydu. Rusya’yla birçok bakımdan benzeşiyoruz. Rusya Federasyonu’nda büyük miktarda Türk ve Müslüman yaşıyor. Onlarla bizim önemli bağlarımız var. Rusya’yla Türkiye düşman kaldığı sürece bu kesimlerle de bağlantı kuramıyoruz. Bizim oraya yanaşmamız denize düşen yılana sarılır misalidir. Hep yanaşmaya çalıştığımız, peşinden koştuğumuz, Avrupa-Amerika bize bu sefer çok keskin, açık bir şekilde sırt çevirince bir mecburiyet içinde kaldık. Rusya’ya döndük. Bizden pek beklenmeyecek akli gerekçelerle bu teması kurmamız gerekiyordu. Bu yakınlıklar kurulurken, devlet adamlarının kişisel eğilimleri de önemlidir. Rusya, Avrasya yoluna girmiştir. Çünkü Rusya’da bizimkinden epey önce bir kimlik arayışı başlamıştır. 19. yüzyılın ilk yarısına giden bir kimlik arayışı var.

Aslında bu kimlik arayışı süreciyle de tarihsel bir benzerliğimiz var diyebilir miyiz Hocam?

Evet. Bizde biraz daha geç çıktı. Rusya’da bu süreçte Slavcılar, Avrupacılar ve Avrasyacılar denilen üç ayrı yol çıktı. Bu yollardan birine sapıp kimliklerini tespit etmeyi düşünmüşlerdir. Zaman zaman Rusçular, zaman zaman Slavcılar, zaman zaman Avrupacılar ön plana çıkmıştır. Sanatta siyasette karşılaştığımız bir tercih karışıklığına yol açmıştır. Rus edebiyatı çok büyüktür ve bu edebiyatta bu üç zihniyetin çatıştığını görürüz. Mesela Tolstoy derin Rusçu ekole bağlıdır. Biz bu arayışı 1900’lerde başlattık. Daha öncesinde yerimizi biliyorduk, İslam medeniyetinin bir parçasıydık. Durduğumuz yerden ilk defa şüpheye düştüğümüz dönem II. Mahmut zamanıdır. Aldığımız çok acı yenilgilerle “Acaba bulunduğumuz yer sağlam mıdır? Daha iyi bir zemin bulabilir miyiz?” arayışına girdik. Rusya’da olup bitenleri izleyemedik.

Bu kuşkuya düşmeden önce nasıl bir yerde duruyorduk?

Biz hep belli bir odağa kapılanma hastasıyızdır. Önceleri Avrupa’yı hiç görmezdik. Orası sadece dârülharpti. O zamanlarda bizim tek odağımız Acemistan’dı. Bugünkü İran dediğimiz, Fars kültürüydü, oraya hayrandık. Yaşayışımızı, edebiyatımızı, anlayışımızı İran’a göre ayarlıyorduk. Bu Osmanlı’dan çok daha önceden başlar. İslam’dan önce de kutup yıldızımız Çin’di. Gözümüzü diktiklerimizle hep çatışmışızdır. Çok tuhaftır Türkün ruh hali. Çinlilerden kaçarken Müslüman olduk. Çinliler Horasan’a kadar gelmişti. “Kılıç zoruyla Müslüman olduk” diye beyaz Türklerin bir efsanesi vardır, yalandır o. Evet, kılıcın yeri olmuştur ama Türk’ün Türk’ü kırması noktasında vardır. Batıya da gözlerimizi Fransa üzerinden açtık. Her şeyi oradan almaya başladık. Sonuçta Avrupa’nın başka yerlerini görmez olduk. Tabii bu sadece Tanzimat’tan sonraki bir durum değil. Avrupa’da biz hep Fransa’yı odak aldık. Çünkü yeniçağın din dışı merkez kültürü Fransa’ydı. 16. yüzyıldan beri gözümüz oradaydı. Tanzimat’la birlikte tamamen odaklandık. O sıralarda duygularımızla iş gördüğümüz için bizim bu Fransız hayranlığımız, dehşet bir hayal kırıklığına uğradı. Napolyon’un Mısır seferi bizi allak bullak etti. Bunca sevgi beslediğimiz bir milletin toprağımıza saldırmasını anlamlandıramadık. Böylece Avrupa’da başkalarının da olduğunu keşfetmeye başladık.

Kimdi bu başkaları?

İngilizler ve Ruslar. Ruslarla hep savaşmışız, buna rağmen, denize düşen yılana sarılır misali, düşman bildiğimiz bir ülkeden yardım dilendik. Ruslar yardım etmeye ettiler ama karşılığını çok acı istediler. O vakitler Rusya’da Slavcılık akımı kendini göstermeye başladı. Slavların en önemli özelliklerinden biri Hıristiyanlığın Ortodoksluk mezhebine dâhil olması. Osmanlı topraklarında yaşayan Slavlar Ortodoks’tular. Ruslar bu Slav ve Ortodoks toplumlar üzerinden pay istedi Osmanlı topraklarından. Asıl gözleri Boğazlardaydı. Bu yüzden Osmanlı’daki Slavları kullanma yoluna gittiler. Biz onu da çok geç anladık. İçgüdüsel bir refleksle İngilizlere sığındık. Ruslara karşı İngilizleri bir denge unsuru olarak kullandık. Osmanlı’nın son yüzyılı Rus-İngiliz dengesi üzerine kurulmuştur. Abdülhamid’in tahta çıktığı yılda ortaya çıkan boşluktan yararlanan Ruslar Kafkasya üzerinden Doğu Anadolu’ya, Balkanlar üzerinden Yeşilköy’e kadar indiler. O vakit de bizi İngilizler kurtardı. Kırım savaşında da İngilizlerden yardım aldık. Şimdi yine sıkıştık ve Ruslara sığındık.

Bu anlattıklarınız ışığında tarih tekerrür eder mi?

İyi mi kötü mü sormuyorum, çünkü mecbur kaldık ama bu yakınlığı da sınırlı tutmak zorundayız. Yoksa Osmanlı döneminde yaşadıklarımızın tekrarını bal gibi yaşayabiliriz. Rusların da bizden menfaati var. Bir takım akıl benzerlikleri var. Bizde de şu son bir kaç yılda “Avrupalı mıyız değil miyiz” tartışması ayyuka çıktı. Bir kısmımız Avrupalı olduğumuzu sürekli vurgulamakla birlikte, öncelikle Müslüman kesim bundan çok şüpheli. Fakat Müslüman kesim de nereye ait olduğumuzu bir türlü tayin edemedi. Rusya’nın şimdi Putin’le birlikte yeniden canlanan Avrasyacılık anlayışı Türkiye’de yok gibi bir şey. Genel olarak yaygın bir hal almadı. Bunun da başta gelen sebebi bilinç eksikliği. Kendimizi tartamıyoruz. Tartamadığımız için de başkalarıyla karşılaştırmıyoruz. Feci bir kimlik bunalımı içindeyiz. Bütün bu yaşadığımız fırtınalar kimlik bunalımının sonucu.

Aidiyet sorunu bugünün de en çok düşünülen konuları arasında. Aidiyetimizi nerede aramalıyız?

Nereye ait olduğumuzu bilmiyoruz. Avrupalıyız diyenler kendilerini aldatıyorlar. Avrupalı değiliz. Avrupalının nirengi noktaları, bizde asla yok. Türk olmak için Müslüman olmak lazım. Ama inanırsınız, ama inanmazsınız, o ayrı bir konu. Kimse kimseyi şu dine bu dine inanmak yolunda zorlayamaz. Telkinde bulunamaz. Kuran’da Allah Resulüne “Söyle onlara siz kendi dininizde ben kendi dinimdeyim” der. Bu söylediğim toplum, millet kimliğimizle ilgili bir şey değildir. Ben burada yaşıyorsam ve Türk isem, Müslümanlığın medeniyetini ve aynı zamanda şartlarını benimsemek zorundayım. Tekrar ediyorum, inanırım inanmam, o benim bileceğim iş ama bu medeniyetin renklerini reddediyorsam, burada yaşayamam. Aynı şey Avrupalı için de geçerlidir. Avrupalı olmak demek, Hıristiyan olmak demektir. Önce bunu kabul edersiniz. Ondan sonra o Hıristiyanlığın renkleri vardır, onlar ayrılır. O renk Fransa’da ayrıdır, İtalya’da ayrıdır, İngiltere’de ayrıdır. O değişir ama Avrupalılığın değerlerinin temelinde Hıristiyanlık yatar. Hıristiyanlığı reddedebilirsiniz, Nietzsche gibi Tanrıyı da reddedebilirsiniz ama eninde sonunda Hıristiyan medeniyetinin çarklarından geçmişsinizdir. Nietzsche Hindu değildir, Budist değildir, Müslüman da değildir. O bakımdan, Hıristiyan olmadıkça Türk Avrupalı değildir. Hıristiyan olması yeter mi? Yetmez. Din değiştirsek de, vaftiz olsak da olmaz. Çünkü onun tarihi bir süreci var. O tarih sürecinden geçmedik.

Cumhuriyet’in kurucuları, bu kimlik inşası iddiasını da taşıyordu. Bu inşa da nasıl bir sorun var ki 94 yıldır aidiyet tartışıyoruz?

Peygamberimiz “Allah’ın en cevaz vermediği şey boşanmadır” der. İnanırsınız inanmazsınız, inanmasanız da, Müslüman olmasanız da bu son derece önemli bir vakıadır. İnsanı kadın olsun, erkek olsun savurur. Çok hızlı giden bir motosikletin üzerinden fırlatılmış gibi olursunuz. Boşanma maddeten ve manen böyle bir olaydır. Cumhuriyet’le birlikte devrim felaketleri de bir toplumsal yahut milli boşanmaya götürdü bizi.

O travmayı mı yaşıyoruz hâlâ?

O travmayı yaşıyoruz. Bu travmanın büyük ceremesini sadece karı koca yaşamıyor, çocuklar da yaşıyor. Şimdi biz o boşanmanın çocuklarıyız. O 1920’lerde meydana getirilmiş devrimlerin sonuçlarını onları meydana getirmemiş bizler yaşıyoruz. Nedir en önemli sonuçlar? Eğitimdir her şeyden önce. Bugün en büyük karmaşayı eğitimde görüyoruz. Bu kadar kötü, bu kadar rezil bir eğitim sistemi olamaz. Sadece AK Parti iktidarı için söylemiyorum, Cumhuriyet dönemi boyunca eğitim bir türlü oturtulamamıştır. Bu iktidar döneminde de bu kargaşa devam etmiştir. Öyle olunca, bütün nesiller eğitimin çarkından geçiyor. Kim olduğunu, ne olduğunu, nasıl olduğunu bilenimiz yok. Temel eğitimi aileden alıyoruz, aile de bilmiyor bunu. Anne baba da bu eğitimden geçmiş. Ondan sonra o çocuk okula gidiyor, o keşmekeş orada katmerli bir biçimde devam ediyor. Bir çıkıyor, sarhoş gibi, tam bir kafa karışıklığı. İnsanın en önemli sermayesi akıldır. Bu eğitimde bir nebzecik aklı varsa çocuğun, onu alıp götürüyor. Aklın en önemli işi düzen kurmaktır. Bizim en önemli özelliğimiz bugün düzensizliktir. Her alanda müthiş bir düzen bozukluğu var.

2017, “Hayat tarzına müdahale sürüyor” tartışmasıyla açıldı. Ortada inşa edilmiş bir kimlik yoksa hangi hayat tarzına müdahale söz konusu?

Biraz evvel anlattıklarım yüzünden “Hayat tarzımıza müdahale var” itirazı iki taraftan da geliyor. Çünkü iki taraf da hayat tarzının ne olduğunu bilmiyor. Biri diyor ki, “Ben Müslüman değilim, Müslümanlığı reddediyorum, ama Müslümanlığı reddetme biçimime müdahale ediyor.” Öbür tarafın da sanki bütün derdi insanların içkisi, eğlencesi. Hayran olduğu ve kapılanmak istediği Avrupa’yı içkiden, eğlenceden ibaret sayıyor. Bu olmayan bir şey, Avrupa bundan ibaret değil. Her yerde serbestçe yaşayanlar var, icabında Suudi Arabistan’da da bulabilirsin. Fakat böyle bir ahmaklık, böyle bir bönlük yok. Hayat tarzı dediği bu, kastettiği bu. Hayat tarzı olarak başka neyi kastediyorsun? Musikimiz farkıydı, şiirimiz farklıydı, mutfağımız farklıydı. Ama onları kastetmiyor. Ben Türk mutfağından şikâyetçiyim demiyor. Bütün dert bu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, içinden geçtiğimiz bu süreçte birlik içinde olmanın önemine işaret ederek seferberlik çağrısı yaptı. İki gergin kutupların bir araya gelmesi mümkün mü?

Tayyip Bey bir siyaset adamı. Tayyip Bey de, bunu görür, mutlaka görüyordur ama gördüğünü söyleyemez. Her şeyden önce milletin ayrışmamasını sağlamak zorundadır. O benim de başta gelen ödevimdir ama ben gerçekliğin üzerinden zıplayarak bunu söyleyemem. İman kullar arasında da hüküm sürmelidir. Birbirimize inanmak, güvenmek zorundayız. Bu anlamdaki bir birlikten tabii ki bahsedeceğiz. Bu eleştiriyi ortadan kaldırmak, akli anlamda şüpheye ket vurmak manasına gelmez. Toplumun yürüyüşünde denetim işleyişlerinin yürürlükte olması zorunludur. Bunların hepsinin de bir dengede olması gerekir. Denetlemeye tamamen ağırlık verirsek çöker toplum, kaldırırsak yine çöker. Kim sağlayacak bu dengeyi? Perdenin arkasında duran akıllı insanlar. Bir ara çok moda olan deyimiyle, akil adamlar. Onları iyi seçmek lazım. Akil gördüğün herkes akil olmuyor. Perdenin önünde siyasetçiler, idareciler var, onlar da kulağını çok iyi seçilmiş akıllı insanlara vermek zorundadır.

Peki Hocam, konuşmanın başında Rusya’yla benzer süreçlerden geçtiğimizi ve Rusya’nın şimdi Çarlık dönemindeki ideallerine döndüğünü söylemiştiniz. Biz nereye döneceğiz? Ya da Cumhuriyet devrimleri nesilleri ifsat ettiyse, dönecek yerimiz var mı?

O medeniyeti bulamayız. O medeniyet yok. Ancak siyasi bir tercihle medeniyete yaklaşma imkânımız var. Bir daha asli kimliğimize dönmemiz muhal, geçmiş ola. Bu şartlar içinde bir kimlik inşası mümkün mü? Şu anda şizoit bir durumdayız. Bu kişilik parçalanmışlığını aza indirebiliriz. Bu parçalanmışlığı en fazla gidermek yeryüzünün en eski devletlerinden biri İran’a nasip oldu. İyidir kötüdür ayrı. Ama belli bir yol tutturdu. Büyük bir ihtimalle Rusya da bunu gördü ve uygulamak istiyor. Çünkü Rusya daha önce Çarlık Rusya’sından Sovyetler Birliği’ne geçerken kimlik inşasını denedi. Beceremediler. Becerememelerinin en önemli sebebi de hamlenin başını çekenlerin Ruslar olmamasıydı. Rus değildi onlar. Kim olduklarını da bir tarafa bırakıyorum. Sovyetlerin iptalinden bu yana Rusya’nın başını çekenler Ruslardır. Bizde de Cumhuriyet’in kuruluşunda aynı Sovyetlerde olduğu gibi başı çekenler Türkler değildi. Kanı, ırkı, milleti kastetmiyorum burada, zihniyeti kastediyorum. Dönecek yer için, Avrasya diyorum ben. Avrupa’ya girmek, dâhil olmak, 20’lerde çıkarılan ölüm fermanının infazıdır. Avrupa’ya girmememiz lazım. Bu Avrupa için zararlı, bizim için öldürücü olur.

Bu durumda da, müttefik olarak Avrupa’dan vazgeçilemeyeceği savı önümüze çıkıyor.

Biz tek başımıza yaşayabilir miyiz? Yaşayamıyorsak, ölelim. Suni teneffüsle yürümez işler. “Ölüm gelmiş cihane, baş ağrısı bahane.” Bu terane sürekli dönüyor, “Tek başına duramayız, bizi yerler…” Tek başına duracak gücü kendinde görmüyorsan, ne işin var bu dünyada? Yaşayabildiğimiz kadarıyla yaşayacağız. Siyasi anlamda benzer durumda olanlara yanaşırsın. Bugün Rusya örneğinde olduğu gibi. Gidebildiğin yere kadar gidersin. Duygularla hareket edersen, Rusya seni yer. Hep akıl öncülüğünde yol almamız gerekir. Akıl bize sınırlarımızı bildirir. Rusya’yla da ilelebet devam etmez bu. Bir yerde çıkar çatışması olur, oldu da. Çok akıllıca bir kararla bu süreç düzeltildi. Buna devam etmemiz lazım. Avrupa’yla çıkarlarımız ölçüsünde devam ederiz. Avrupa Birliği’ne girmek çıkarların sürdürülmesi için şart değil. Şu anki ilişkilerimizi niye sürdürmeyelim? Gitmeler gelmeler azalabilir, o da iyi bir şey olur. Avrupa’ya gitmenin bize çok olumlu bir katkı yaptığını sanmıyorum. Bursla gidenler Kâbe’sini şaşırmış vaziyette dönüyor. Ne lüzumu var? Astrofizikte, kuantum mekaniğinde uzmanlaşacak insan gitsin. Üretimimiz arttırmamız, hayati nesneleri üretmeye ağırlık vermemiz gerekiyor. Tarımı ihmal ediyoruz. Yarın bir gün cep telefonu, araba yemeyeceğiz. Besin maddesine ihtiyacımız var. Bilmem kaç bin yıllık yerli tohumu bıraktık. Çok iyi yetişmiş kadrolara ihtiyacımız var. Sallapati gerekçelerle “Bana biat etmiyor, eğilip kalkmıyor” gibi süfli nedenlerle insanları uzaklaştırmak çok büyük bir kayıptır. Ben bunu üniversitelerden biliyorum. Aşağılık kompleksi kadar kötü bir şey yoktur. Kadrolar yetiştikçe, iş başına geçtikçe ve onlar akil adamlara kulak verdikleri ölçüde bu fırtınayı atlatırız.

Benzer konular