Sünnetin izinde bir ömür

Bir çocuk gözlerini size dikip, “Ben doktor olmak istiyorum” derse, onun eğilimlerini az çok anlarsınız. Pek şaşmaz bu tespit. Mustafa Ağırman söze ilk “imam olmak istiyorum” diye başlamış. Şimdi kemale erdiği yaşta da aynı noktada, bir imamın gözünü nuruna hayran, öğrenip öğretmek isteği bakî.

“Büyümekte olan ve okula devam eden çocuklara, etraflarındaki insanlar: “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorarlar. Çocuklar da kendilerine göre cevap verirler. Küçüklüğümde bana da aynı soru sorulduğu zaman “İmam olacağım.” diye cevap verirdim. Çünkü babam imamdı ve babam kendi mesleğini çok seviyordu. Babamın kendi mesleğini severek yapması ve bundan zevk alması, beni de imamlık mesleğine doğru meylettirdi. Küçükken benim gönlümde imamlık yatardı.”

“Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna tereddütsüz “İmam” diyen bir çocuk ilerde bu kararından vazgeçer mi? Ya da nasıl büyür?

Yukardaki alıntı Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin koridorlarını arşınlayan Mustafa Ağırman’dan.

Öğrencileri, ona “Sakin bir enerji kaynağı” diyor. Sakin sakin anlatır, yine de sözü bitirdiğinde insanı “Bir şey yapmak zorundayım” hissiyle baş başa bırakırmış. O yüzden onun tedrisatından geçenler, eğer bir süre yeni bir şey öğrenmez, okumazlarsa, paniğe kapılır, “Ey gönül bakma cihâne, gün gelir seyran geçer” dermiş. Sürekli bir tekâmül hayali. Yavaş yavaş ve sürekli.

1954’te doğmuş, memleketi Erzurum’dan kopmamış. Erzurum demişken, Oltu. Simsiyah taşların parıl parıl parladığı diyar. Öyle tanırsınız. Başka bir özelliği daha var; köylerinde yetişen hafızların namı. Meşhur hattat Hafız Hasan Çelebi, Oltu Birlik Camii İmamı Ali Ağırman, Bardız İmamı İbrahim Altaş.

Nasıl kendisi imam olmak istiyor, babası da öyle. El süpürgesiyle temizledikleri cami evi gibi. Sonra, her durakta, yeniden düşünüp, bir seferinde öğretmen, bir seferinde akademisyenlikte karar kılacak. Bu isteğe ulaştığında, en son bulunduğu yerden en başa bakanlardan. “Yine imam olmak isterdim” diye bitiriyor sözünü.

İmamlık nedir? Bir camii cemaatinden ne öğrenirsiniz?

“Ben, sabah ezanını okurken onlar tarlaya gidecek şekilde camiye gelirler, camiden çıktıktan sonra da cami bahçesinde bıraktıkları kürek, çapa ve buna benzer aletlerini alır, tarlalarına giderlerdi. Ben de, her gün birisine yardım ederdim. Camiye çok güzel bakar, içini ve dışını tertemiz tutardım. Vazifemi aksatmazdım. Akşamları ve cuma günleri sohbet yapardım. Köyün çocuklarını okuturdum. Hanımlara ayrı bir gün ayırmıştım; o gün onlara sohbet eder, sorularına cevap verirdim.”

Babasının yolundan yürüyen çocukların hikâyesini biliyoruz aslında. İsmet Özel, “İnsan eşref-i mahlûkattır derdi babam/ Bu sözün sözler içinde bir yeri vardı” derken  Mustafa Ağırman, hafızlığını babasından öğreniyor. Dışarıdan bitirilen ilkokul, 1972 yılında Sakarya İmam Hatip Okulu’ndan mezuniyet, 1976 İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü. Nihayet yıl 1984, Erzurum İlahiyat Fakültesi’ne intisab. Babayla diz dize başlayan bir eğitim seyri.

“İmam-Hatip Okulundan sonra gittiğim İstanbul Yüksek İslam Enstitüsündeki hocalarım, gönlümdeki bütün aslanları kovup oraya kendilerini yerleştirdiler. Artık gönlümde, yüksek tahsil hocalığı yatmaya başladı. Akademisyen olmalıydım; her şeyi kaynağından çıkararak öğrenmeli ve öğretmeliydim. İslam’ın engin olan ilim deryasında yüzmeliydim. Gece-gündüz tefsir, hadis, fıkıh, kelam, tasavvuf, İslam tarihi ve diğer İslamî ilimleri okumalıydım. Ömrümü Kur’an’a, Hadis’e ve İslam ilimlerine vakfetmeliydim. İmam, öğretmen, müftü bulunurdu ama gerçek İslam âlimi zor yetişirdi. Biz de zora talip olmalı ve bunu başarmalıydık. Gönlümüzdeki aslan, ilim adamı olmaktı.”

Ağırman mevkiini hayaliyle doldurmuş bir ilim adamı. Yine öğrencilerinin verdiği bir örnek var. Ne anlatırsa anlatsın, sonunu mutlaka Hz. Peygamber’e bağlar, onun yaşamından verdiği örneklerle süslenmiş bir ders işlermiş.

“İlk önce bunu bir tevafuk saydık, sonra baktık ki, Peygamber Efendimiz’in hayatından örnekler bitmez. Oturup kalkmaktan bir bakışa kadar her emsali onda bulursunuz. Zaten Hocamız da aslında bize bitmez tükenmez bir kaynağı nasıl aşkla tüketeceğimizi öğretmiş. Sünnete dair ne öğrendiysek ondan öğrendik. Öğrenmemin yaşamak olmayınca anlamı olmayacağını da yine ondan öğrendik.”

Hassasiyetle öğrencilerine bunu anlatan Ağırman, hayatın başka yerlerinde de aynı vurguyu yapıyor:

 “Bu asırda, Hz.muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimizi gerçekten tanıyamayan bizleriz; yani Müslümanlar. Ve bundan da çok ama çok üzüntü duyuyorum. Peygamber (aleyhisselatü vesselam) Efendimizin tanınması demek; onu hayatının ezbere bilinmesi demek değildir. Onu tanımak demek ezbere bildiğimiz hayatını benimsemek demektir. Hayatını hayatımıza aktarmak demektir. Sünnetine sarılmak demektir. Onun gibi yaşamak demektir. Çağımızdaki müslümanların sizin de, bizim de, ötekinin de, berikinin de, Türkiye’deki müslümanların da dünyanın değişik yerlerindeki Müslümanların da, hepimizin onun hayatını ezbere bilmemizi, Onu anlamak gibi zannettiğimiz kanaatindeyim.”

İki rehberi var, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber. İnci Köyü’nde kurulan bir Kur’an Kursu’na emek verirken de gayesi aynı, akademisyen kimliğiyle Türkiye’yi gezerken de. 1985’teki bir konuşmasında şöyle diyor:

“Biz Kur’an-ı evlatlarımızın zihnine doldurmaya gayret ettiğimiz gibi Kur’an emirlerini de onların hayatlarına hâkim kılmanın mücadelesini veriyoruz. Yani, hafız yapmağa uğraştığımız çocuğun ahlâkının Kur’an ahlâkı olması için çırpınıyoruz. Gayemiz evlatlarımızın birer yürüyen Kur’an olmasıdır.”

“Ağırman’ı nasıl bilirsiniz?” diye kapısını çaldıklarımızın kimi “Riyazüs Salihin gibi” diyor, kimi “çalıştığını hep gördüm de yorulduğunu hiç görmedim”, kimi “derdi olsa da önce sizinkine bir derman arar”. Hepsinin gelip dayandığı nokta, ömrünü çalışmaya, Hz. Peygamber’in izlerini aramaya vakfettiği. O hafızlıkla başlayıp, “gönlümüzde yatan aslan” dediği alimliğe vardığı gün yine sadeliği arıyor:

“İmamlar, Hz. Peygamber Efendimiz’in bugünkü temsilcileridir. Hz. Peygamber’in Medine’deki mescidinin bitişiğinde Suffa denilen yerde öğrencilerin kaldığını ve bu öğrencilerle Hz. Peygamber’in bizzat ilgilendiğini hepimiz biliyoruz. Demek ki imamlık, sadece namaz kıldırmaktan ibaret değildir. Cemaatin çocukları ile ilgilenmek de imamın görevidir.”

İmamlıkta da alimlikte de aynı tadı alınca insan, hayattan erinmiyor.

 

Benzer konular