İlhan Akıncı’nın ardından

“Oldum çü mahv-ı mahz-ı zat, buldum vücudumdan necat/ Ben içmişim ab-ı hayat, ermez bana herkiz memat”

Niyazi Mısri Hazretleri böyle buyuruyor.

Ondan yüzyıllar sonra onunla yine aynı topraklarda doğup büyüyen çocuklar, dünya durağına, kalıcı tohumlar ekmek derdinde.

Bir yayınevi ve çevresinde olup bitenler bu hikâyenin en can alıcı damarı. Çünkü bir yayınevi aslında hiçbir zaman yalnızca bir yayın evi değildir. Özellikle Türkiye’de.
Özellikle, kitaplarını gizli saklı okumaya çalışan, ışıksız odalarda günlerce fısıltıyla ders alan, kalın hasırları kendine siper edip bir beton üzerinde incecik ışıkla ezberini yapmaya çalışan insanların zihninde.

O yüzden, İnsan Yayınları’nın hikâyesini anlatırken, bu yoksunluğu da bilmek gerekir. İlhan Akıncı’yı anarken, branda işi yapan bir iş adamını yayınevi kurmaya götüren yolu anlamak gerekir. Bahattin Yıldızları, Ahmet Şişmanları, Kubilay Örtenleri ortaya çıkaran nesli tanımak gerekir.

Akıncı 1954 yılında doğup Malatya’da büyüyen çocuklardan. İmam Hatip’le başlayan lise hayatı genel liseyle bitiyor. Sonra ver elini İnönü Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi.

Böyle ilerleyen hayatın bir başka yönü daha var. O günlerin gençliği, şimdi çocukların karşıdan karşıya geçmeye çekindiği çağda, elini taşın altına koymaktan çekinmiyor. Genç Akıncı da, önce İmam Hatip Mezunları Cemiyeti için kitap satışı yapıyor. Mücahit ve Uyanış kitabevleriyle devam ediyor sonra. 1975 yılında artık, Uyanış Dergisi’ni çıkaran, kitap ve şiir okuma yarışmaları düzenleyen biri:

“60’lı yıllar olsa gerek, Malatya’ya hep kitap götürürdük biz zamanında. Bize bir dernek bir oda vermişti, orada kitap sergiliyor ve satıyorduk. Daha sonra Mücahit Kitabevi diye bir kitabevi kurduk, orada kitap satmaya başladık. Kitap serüvenimiz böyle başladı yani. Uyanış diye bir gazete çıkardık, yerel bir gazete, 22 sayı devam etti. 2 bin basıp elden dağıtıyorduk onu. O zamanlar çok zordu bu işler. Malatya’da Yıldız Matbaası vardı, orada bastırıyorduk. Amatörce makaleler alıyorduk, daha lise 2’deyim. Sezai Bey’in (Karakoç) İslâm Toplumu’nun Ekonomik Strüktürü var, o kitabı özetlemiştik. Küçük makaleler, anekdotlar, hadisler, fıkralar… En başa da ‘beşerî sistemlere payda olsun’ yazmıştık.”

Yararlı olmak gayretiyle taş üstüne taş eklenen vakitler. Kitaplar, dergiler basılırken, toplumun ihtiyaçlarına da karşılık vermek derdinde çocuklar:

“O zamanlar bir imsakiye çıkaralım dedik. Müftü Efendiye gittik, Diyanet’in çıkaracağını söyleyince biz bir hafta bekledik, çıkarmadılar. Müftü de tamam dedi. Yalnız ‘imsak vaktini öne, iftarı da geçe al’ dedi. Biz tabi o zaman bilmiyoruz bu işleri, Konya’dan elimize bir imsakiye geçmişti, Konya’yla Malatya arasındaki saat farkını hesaplayarak Malatya’da dağıttık. O gazetenin bir kısmını Şevket Eygi’nin matbaasında bastık. Çok uğraşıyorduk. Malatya’da bir matbaa vardı, sürekli gidip gelmelerle çıkarabiliyorduk. Arkadaşlar yazı yazmayı öğrensin, bu sayede kitap okusunlar, toplumsal bir birlik olsun diye uğraşıyorduk. Herkesin bir arzusu var, heyecan var. Bir şeyler yapmak istiyoruz, bunları yapmışız o zamanlar.”

Daha Malatya’dayken kabına sığmayan, bulunduğu yeri hakikatle buluşturmak gayretini aralıksız sürdüren Akıncı, İstanbul’a gelince artık yeni bir mecra bulmanın getirdiği coşkuyla, Sezai Karakoç’un sohbetlerinden, Şevket Eygi’nin dostluğuna uzanan bir muhabbet halkası kurar. Peynir ekmeği katık eden, kimi zaman oturacak yer bulunmayan sohbetler günün sorunlarından Müslümanların haline, dünyadaki gelişmelerden Türkiye’yi etkileyen çatışma ortamına kadar hayata ve siyasete ilişkin ne varsa içerir.

Yayınevine harç taşımak

Müslüman gençliğin İran devrimini gıptayla izlediği, Afganistan işgaline dertlendiği günlerde Türkiye’de de yeni bir fikir hayatı akacak mecra aramaktadır. Ankara’da Akabe Kitabevi’nin etrafında toplananlar, İstanbul’da Sahaflar Çarşısı’nın Beyaz Saray’ın yollarını aşındırıyor, artık entelektüel tahakkümü kıracak bir hareketin gelmesini bekliyordur.

Ali Bulaç, Ali Ünal, Ahmet Şişman, Alaattin Şişman, Necati Aktülün, Ali Kemal Temizer bir araya gelir. İnsan Yayınları kurulur.

Akif Emre anlatıyor:

“Asıl alanı tekstil olan birinin aynı zamanda yayıncılık yapması o dönem şartlarında ancak “fedakârlık, dava şuuru” gibi kavramlarla açıklanabilecek bir durumdu. Zaten bu tür entelektüel faaliyetler ekonomik gücünü zorlasa da belli sayıda işadamlarının desteği, fedakârlığı ile sürdürülebilecek bir faaliyetti. Popüler yayıncılığın tüm alanları kuşatması gibi, düşünce, sanat ve entelektüel üretimi de metalaştırdığı ortamın aksine kişisel gelişim ve tüketime uygun yayın yapmak ayıp sayılırdı. Her şeyin bir haysiyeti vardı. En azından belli çevreler için yayıncılık belli ilkelere göre ve idealler için yapılırdı.

İlhan Akıncı’nın şahsında bu tür çalışmalar, çoğu Anadolu’dan gelip İstanbul’da adeta bilek gücü ile tutunmuş bir avuç insanın sırtındaydı. Bu neslin ortak özelliği devlet desteğinden bağımsız olmaları, yetenek ve gayretlerinden başka sermayelerinin bulunmaması; akıllarının bir köşesinde hep dava denilen Kızılelma’ya hizmet olmasıydı. Bu “dava delisi” insanlar kimi Kur’an kursu, öğrenci bursu gibi hayır işleriyle varlık gösterirken çok azı kültür faaliyetleriyle uğraşacak ilgiye sahipti. Hemen hepsi küçük esnaflıktan orta ölçekte varlık sahibi olmuş, ait olduğu sosyolojik tabandan kopmamış hatta oturdukları evi, semti bile değiştirmemiş bugünün ölçeğinde çapı belli işadamlarıydı. Yahut elindeki üç-beş kuruşu bir araya getirip yayınevi kurma cesaretine sahip dar gelirli insanlardı.”

Akıncı’nın bu ekibe katılması 1984’te olur. Mevdudi tefsirinin ilk 3 cildi çıkmış, yeni kitaplar için planlar yapılmaya başlanmıştır. O yayınevine getirdiği yeni solukla bu kitaplara Malcolm X, Mekke’ye Giden Yol da ekleyerek bir kampanya yapar. Proje çok tutar, yayınevi düzenli bir gelire kavuşur.

Dönemin siyasi baskıları içinde Müslümanların yol haritasını ortaya koyan işlerden biri de İnsan Yayınları’dır. Rasim Özdenören, Ali Rıza Demircan, İlhan Kutluer, Nazif Gürdoğan, Mustafa Özel, Ali Bulaç, Fehmi Koru, Cahit Koytak… Daha sayısız insan girip çıkar bu kapıdan. Akıncı’nın “çok müktesebatla, birikimli, düşünce dünyası, ufku, vizyonu geniş, dünyadaki entelektüel hayatı, kültür ve düşünce hayatını çok iyi bilen bir akademisyen” diye tanımladığı, “yayınevimizin ana damarını o götürmüştür” dediği Mahmut Erol Kılıç. Onun özenle işlediği metinler raflarda yerini alırken, her ne kadar bazı yerlerden “Bunlar gerici yayın” diye çevrilse de “Biz de varız” diyen kitaplar çoğalır:

“Arkadaşlar, Cenab-ı Hak bizi yaratmış, niye yarattı? Rızasına uygun yaşayalım diye, hayırlı ve güzel işler yapalım diye. Malatya’nın toprağı, coğrafyası bizi bu ruhla yetiştirdi. İlay-ı Kelimetullah, İslâm davası ruhunu bize verdiler. 60’lı, 70’li yıllarda çok baskıcı bir dönem yaşadık. Tanzimat’la gelen ülkemize, Batılılar’ın buradaki yerli işbirlikçileri bir dinsiz rejim kurmak ve dinsiz insanlar yetiştirmek için her şeyi yaptılar. Önümüze bir sürü engeller çıkardılar. Biz okuduğumuz her kitapta bir dava bilinciyle, sevda bilinciyle ‘emr-i bil ma’ruf nehy-i an’il münker’ nasıl yapabiliriz diye düşündük. Derdimiz buydu. Gittiğimiz herkes Kur’an’dan, dinden, şeraitten bahsediyorlardı. Otobüste bir yere giderdik, yanımızdaki adamla tartışırdık. O zamanlar hep böyleydi. İnsanlar birbirlerine davalarını anlatırdı. Hatırlıyorum, lisede- ortaokulda olduğum dönemlerde ben tartışmaya başlamıştım.”

En büyük miras yayıncılık

Şimdilerde, Galatasaray’a yolunuz düşerse, lisenin hemen karşısında gördüğünüz kitabevi bu bitmek bilmez uğraşların meyvesi.

Dünya derdini terk etmezden evvel yaşadığı zamanların özetini yapmış adeta:

“Bu işe sevdalanmışız. Çocuklarıma hep diyorum ki ‘Size bırakacağım en büyük miras yayıncılık. Bütün işlerimizi bırakırız, ama bunu bırakmayacağız. Bunu devam ettirmek için bütün işleri feda ederiz ama bunu feda edemeyiz. Varlığımızın sebebi bu.’ Allah bize bu mesuliyeti yüklemiş. Devam ettirmemek aklımızın ucundan bile geçmiyor. Bununla nefes alıp bununla soluklanıyoruz.”
Çıkardığı kitapları başucunda tutar, tekrar tekrar okurmuş. Mekke’ye Giden Yol’a doyamazmış. Ondan bir bölümle sonlandıralım:

“Yıldızların altında uzayıp giden geceler. İnsan ne istediğini bilmeden, ceplerinin bomboş olduğunu ve ertesi günün vaat ettiği sorunları unutarak, kendi gibi züğürt ve umutlarla dolu bir arkadaşla, bomboş sokaklar boyunca büyük ve güzel şeylerden konuşarak dolaşıp durduğu uzun geceler… Yalnız gençlerin hissedebileceği mutlu bir hoşnutsuzluk; ve dünyayı değiştirmek, yeniden kurmak arzusu… Toplum nasıl yeniden biçimlendirilmelidir ki insanlar doğru ve yoğun bir hayat yaşayabilsinler? İnsanlar arasındaki ilişkiler nasıl düzenlenmelidir ki, insanları teker teker kuşatan yalnızlık aşılabilsin ve böylece gerçek toplum gerçek birliktelik doğsun? İyi nedir? Kötü nedir? Kader? Ya da başka bir deyişle, insan sadece görünüşte değerli fakat sahiden kendi hayatıyla, yapıp ettikleriyle özdeşleşmek, ‘ben ve yürüdüğüm yol aynıyız, bir bütünlük içindeyiz’ diyebilmek için ne yapmalıdır? Bilgiye ve kavrayışa duyulan açlık…”

Ne gam? Artık fidan ağaca döndü.

Benzer konular