Yemen: Suudi Arabistan’ın kader savaşı

3Haziran 2011 günü Yemen’in başkenti Sanaa’dan gelen bir haber, ülkede gidişatın hiç de planlandığı gibi olmadığını ortaya koyuyordu. Devlet başkanlığı sarayına düzenlenen bombalı saldırı sonucu, Suudi Arabistan’ın aracı olduğu bir anlaşmayla görevini bırakmayı kabul eden Ali Abdullah Salih ciddi biçimde yaralanmıştı. Hükümet kaynakları, Salih’in yaralarının ‘çok hafif’ olduğunda ısrar etse de, 7 Temmuz’da ilk kez televizyona çıkan Salih’in konuşmakta zorlandığı, vücudunda da ağır şekilde yanıklar olduğu görülüyordu. Sonraki üç ay boyunca Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da tedavi gören Salih, ülkesine döndüğünde artık Yemen’de hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

1978’den beri oturduğu koltuktan, Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez ülkelerinin isteği ve baskısıyla kalkmak zorunda kalan Ali Abdullah Salih, anlaşma gereği görevini yardımcısı Abdurabbi Mansur Hadi’ye devretmişti. Mayıs ayında imzalanan anlaşmadan bir ay sonra gerçekleşen bombalı saldırı, Salih’in duruşunu da tamamen değiştirecek, ardından can düşmanı Hûsîlerle masaya oturarak Suudi Arabistan karşıtı mücadelenin ön safında yer alacaktı.

Kim bu Hûsîler?

Yemen’le ilgili haberlerde isimlerini sıkça işittiğimiz Hûsîlerin hikâyesi, normal ve sıradan bir dini grubun nasıl hızlı bir şekilde radikalleşerek bölgesel bir silahlı güce dönüşebildiğinin de sıradışı öyküsü aynı zamanda.

Yaşadığı bölgeyi (el-Hûs) kendisine lakap yapan Hüseyin el Hûsî adlı bir gençlik liderinin 1990’ların başında ülkenin kuzey kentlerinden Saada’da kurduğu hareket, ilk önce sıradan gençlik kampları ve vaaz organizasyonları yoluyla sahneye çıktı. Özellikle ABD ve İsrail’e karşı ateşli sloganlarıyla dikkat çeken grup, Şiilerin Ehli Sünnete en yakın kolu olarak kabul edilen Zeydiyye mezhebine mensuptu. Başlangıçta sadece Batı’nın sömürgeci amaçlarına yönelik söylemler gündemdeyken, Hüseyin el Hûsî, eleştiri oklarını Ali Abdullah Salih iktidarına yöneltmekte gecikmedi.

Sadece 10 yıl içerisinde ülke içindeki en önemli silahlı muhalif gruplardan birine dönüşen Hûsîler, liderlerinin 2004’te Ali Abdullah Salih’in gönderdiği silahlı birliklerle girdiği çatışma sonucu öldürülmesinin ardından, radikalleşmenin uç sınırlarına savruldu. Aynı dönemde Irak’ın ABD tarafından işgalinin yarattığı duygusal dalgalanmanın da etkisiyle ülke içinde desteklerini artıran Hûsîler, İran’ın lojistik yardımlarıyla Arap Baharı öncesinde Yemen’deki en önemli silahlı muhalefet durumuna yükseldi.

Ali Abdullah Salih’in, iktidarı kaybetmiş olmasının hırsı ve kiniyle, iktidardayken can düşmanı olan Hûsîlerle ittifaka girmesi, Ortadoğu’daki denge ve bölünmelerin ne kadar hızlı değişebileceğinin de dikkat çekici bir göstergesi.

Suudi Arabistan-İran bilek güreşi

21 Eylül 2014’te, Salih’in ordu içindeki ciddi desteğini de arkalarına alarak Yemen’in başkenti Sanaa’nın önemli bir bölümünü işgal eden Hûsîler, çok kısa bir süre sonra cumhurbaşkanlığı sarayına saldırı düzenleyerek, Suudilerin desteklediği Abdurabbi Mansur Hadi’yi başkenti terk etmek durumunda bıraktı.

Sadece birkaç ay içinde yaşanan bu şok gelişmeler, Hadi’nin destekçisi Suudi Arabistan’la Hûsîleri desteklediği artık kesin biçimde ortaya çıkan İran’ın karşı karşıya geleceği bölgesel bir savaşın da ayak sesleriydi.

Hûsîlerin liderliğini yapan Abdulmelik el Hûsî’nin sosyal medya ve televizyon yayınları üzerinden sıklıkla yaptığı açıklamalar açıktan meydan okuma içerirken, Riyad ve onun etkisindeki Körfez ülkeleri Yemen’e askeri harekâta karar verdi. Suudi Arabistan liderliğinde oluşturulan koalisyon, Sanaa başta olmak üzere Hûsîlerin kontrolündeki diğer bölgeleri vurmaya başladı. Bu sırada, Körfez’in resmi muhatabı olan Abdurabbi Mansur Hadi hükümetinin merkezi de güneydeki Aden kentine taşındı.

Henüz ufukta herhangi bir çözümün, anlaşmanın ya da kazananın görünmediği Yemen’de çatışmalar bütün şiddetiyle devam ederken, ülke fiilen ikiye bölünmüş durumda. Her iki tarafın karşılıklı düzenlediği saldırılarda yaşanan yüksek oranda sivil kayıplarıysa, kanlı çatışmaların en trajik yönünü oluşturuyor.

Boğazlar, geçitler, kaderler

Tüm dünyada olduğu gibi, stratejik boğaz ve geçitlere ev sahipliği yapan ülkelerin yazgısını Yemen de aynen yaşıyor bugün. İbni Haldun’a nispet edilen o ünlü sözdeki gibi eğer “coğrafya kader” ise, Yemen’in bugün yaşadığı türbülans hali, dünyanın en önemli petrol geçiş yollarından Bâbu’l-Mendeb Boğazı’nın bir yakasını tutuyor olmasıyla yakından ilgili.

Yakın geçmişte, 1962-67 arasında Mısır, Sovyetler Birliği’nin desteğiyle Yemen’e asker çıkardığında, krizin nedeni yine aynıydı: Bâbu’l-Mendeb Boğazı’nı kontrol etmek. Tarihçilerin bugün “Mısır’ın Vietnam’ı” olarak andığı Yemen çılgınlığına imza atan Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır, İsrail karşısında ağır bir yenilgiye uğradığı Altı Gün Savaşı nedeniyle askerlerini geri çekmek zorunda kaldığında, arkasında bir enkaz bırakmıştı. Suudi Arabistan’ın desteklediği İmam Muhammed ve taraftarlarıyla, Mısır’ın desteklediği sosyalist yönetim arasındaki iç savaşta en az 200 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor.

50 yıl sonra Yemen, yine iki bölgesel gücün kanlı bir mücadelesine tanıklık ediyor. Dün Mısır’ın yerinde bugün İran var. Ancak bugünün dünden farkı şu: Batı’nın ve özellikle de ABD’nin desteğini arkasına alan İran, Abdunnâsır’ın Mısır’ı gibi hiç de geri çekilecek gibi görünmüyor. Dahası Suriye ve Irak’ta Arap dünyasını ciddi şekilde köşeye sıkıştıran ve sahada üstünlüğü elinde bulunduran İran, her geçen gün Riyad için daha büyük bir tehlike haline geliyor.

Bir yandan ekonomik anlamda kriz işaretleri veren, diğer yandan da bölgesel güç anlamında Arap dünyasını kontrol etmekte zorlanan Suudi Arabistan, Yemen macerasından yenik olarak çıkarsa, Ortadoğu tarihinin artık yeni bir evresine girilecek demektir. Kavgada -biraz da mecburiyet ve korkudan- Suudileri destekleyen Araplar, çatışmaların sonucunu da nefeslerini tutmuş bir şekilde bekliyor.

Geçtiğimiz ay, Sanaa’daki bir taziye çadırına Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon tarafından düzenlenen hava saldırısında en az 145 kişi hayatını kaybetti. Olayı ilk başta kabullenmeyen, ancak kesin kanıtların ortaya çıkmasından sonra kerhen üstlenen Riyad yönetimi, yaptığı resmi açıklamasında hatanın Aden merkezli Yemen kuvvetlerinin verdiği yanlış istihbarat sonucu gerçekleştiğini duyurdu. Bu ve benzer “hata”ların sıklıkla meydana geldiğini de hesaba kattığımızda, Yemen operasyonlarının herhangi bir sonuca ulaşmayacağı da rahatlıkla tahmin edilebilir.

Bölünmüş devletler, bölünmüş güçler

Yakın ve orta vadede Ortadoğu’ya dair bölgesel perspektifler oluşturmaya giriştiğimizde, karşımıza çıkan birinci gerçeklik, daha da bölünmüş bir coğrafi manzara. Yemen, Suriye ve Libya, devam eden çatışmaların istikametine de dikkat kesildiğimizde, bölünmeye doğru en hızlı ilerleyen ülkeler. Yemen zaten fiilen bölünmüş durumda. Suriye’de Batılı ülkelerin ‘butik bir Nusayri’ devleti arzuladıkları artık sır değil. Libya da, 1969 öncesindeki üç parçalı görünümüne kavuşmak üzere.

Gerçekleşmesi hiç arzu edilmeyen, ama tarihin akışı içinde gerçekleşeceği neredeyse kesin görünen tüm bu bölünmeler, sadece bölgemizin haritasını değiştirmekle kalmayacak; aynı zamanda bu ülkelere müdahil olan ülkeler için de ciddi sarsıntılar getirecek. Destekledikleri tarafların bölünüp ufalanmasıyla, devletlerin de uluslararası arenadaki çehreleri değişim geçirecek.

Yemen örneği üzerinden düşündüğümüzde, ikiye bölünen ve bir türlü siyasal istikrara kavuşturulamayan bir bölgenin, Suudi Arabistan’ın iç istikrarını etkilememesi düşünülemez. Doğu bölgelerinde direkt şekilde İran etkisine açık bir Şii nüfus barındıran Suudi Arabistan, Yemen’deki gelişmeleri lehine çevirmeye çalışırken, sadece bölgesel menfaatlerini İran’a kaptırmaya çalışmıyor; aynı zamanda kendi istikbalinin de hesaplarını yapıyor. Yemen’deki mücadele ve çatışmalar, bu açıdan, Suudi Arabistan’ın da kader mücadelesi denilebilir. Suriye’deki kayıplardan sonra, Yemen’de de ‘kaybeden taraf’ sıfatını almak, Riyad’ın taşıyabileceği bir yük değil. Bu yüzden, ne pahasına olursa olsun, Yemen’deki savaşı kazanmaya odaklanmış bir Suudi Arabistan var.

Kendisini ‘Sünni dünyanın lideri’ olarak konumlandıran Suudi Arabistan için, Yemen’deki savaşı kazanmak, aynı zamanda İran’a karşı Sünnileri korumak gibi sembolik bir mana da ifade ediyor. Bu savaşın kaybı durumunda, Suudi cephesindeki moral çöküntüsü de hesaplanamayacak boyutta olacaktır.

Krizin çözümü mümkün mü?

İslâm dünyasını ilgilendiren birçok meselede olduğu gibi, bu krizin de çözümü noktasında kafa yormak Müslümanların boynunun borcu. Uluslararası imkânları ve imkânsızlıkları düşündüğümüzde, Yemen’de artık bir insani trajediye dönüşen çatışmaların sona erdirilmesi, ancak her iki tarafın da eşit oranda geri adım atmasıyla mümkün. Hegemonya kurma derdine düşmeden ve menfaatlerini öncelemeden politika geliştirmek, Yemen krizinin çözümünün tek yolu. Ancak tarafların sadece potansiyelini değil, dini duruşlarını ve İslâm dünyasındaki temsil iddialarını da düşünürsek, bunun çok kolay olmayacağı da açık.

Yemen olaylarının akla getirdiği bir başka husus da, İslam dünyası içinde etkili olacak ve kriz çözecek mekanizmaların eksikliği. Mısır’ın kontrolündeki Arap Birliği ile Suudi Arabistan’ın denetimi altındaki İslam İşbirliği Teşkilatı, teorik olarak elde bulunan iki ciddi imkân. Ama bu yapıların artık hantal birer bürokratik aygıta dönüştüğü; bırakalım kriz çözmeyi, işleyiş ve duruş biçimleriyle başlı başına birer kriz potansiyeli taşıdıkları da su götürmez bir gerçek.

Bu şartlar altında, Yemen gibi dünyanın en güzel ülkelerinden birinin bulunduğu içler acısı durumu anlatan böyle bir yazıya, şu hüzünlü hâtime de kaçınılmaz:

Tarih, İslam dünyası içindeki gereksiz ve sonuçsuz savaşlarla dolu bugün. Yemen krizi de geleceğin tarihçileri tarafından bu savaşlar silsilesine eklenecek kanlı bir halka durumunda.

Benzer konular