Mr. Holmes’un Sırrı, Yani İnsanın

38-39

Polisiyenin babası Edgar Allen Poe; bunda kuşku yok. Ama türün en bilindik ismi elbette Sherlock Holmes. Yazarının adını değil de kahramanının adını yanlışlıkla anmış değilim çünkü Holmes, yazarından bile meşhur bir isim. Hayali karakterin fendi, hakiki insanı yendi durumu. Nadirattandır.

Britanya zihninin, yani olaylar ve olgular yığını arasında önemli ile olmayanı birbirinden ayırma yeteneği ile sebepsonuç ilişkisinin harika sentezini bünyesinde barındıran, 19. yy’ın tam ortasında doğmuş bir dedektiftir Holmes.

Temel bilimlere hayran ve elbette katıksız bir pozitivist. İşini görürken odaklandığı en temel husus, görünür olgular. Geri kalan herşey furuattır ona göre. O yüzden de müthiş bir gözlemci. Gözleminden kaçan herhangi bir şey, hafızasında tutamadığı malûmat yoktur. Herşeyi görür, bilir; hafızasında saklar ve en uygun yerde, en doğru biçimde kullanır. Çıkarsamalarındaki akıl yürütme dudak uçuklatıcı mükemmeliktedir. Soğukkanlı, hatta soğuk biri. İnsanların en gizli ihtiraslarını bulmada, en karanlık duygularını tespitte mahirdir ama kendisi tam bir homongolostur; insan-biçimli bir akıl, mantık ve çıkarsama makinesi; duygudan zerre pay almamış. İlginçtir, mesleğindeki o efsanevi başarılarını da bu özelliğine borçludur. Yazarı Arthur Conan Doyle’a sir ünvanını kazandıran kahramanımızın bütün maceralarını ev arkadaşı ve dostu John Watson anlatır. Watson doktordur; tıpkı yazarımız gibi. Evet, romana sirayet eden altbenlik. Her macerasında Scotland Yard dedektiflerini dumura uğratan kahramanımız, gün gelir, kendisini “o” yapan bütün hususiyetlerinden mahrum kalırsa ne olur? En başta da o gözkamaştırıcı hafızasından. Mr. Holmes adlı film işte bu sorunun cevabına odaklanan bir yapım. Bill Condon’un yönettiği ve Ian McKellen ile Laura Linney’in başrollerini üstlendikleri filmde olaylar İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda geçmekte. Mr. Holmes hayli yaşlanmış ve emekliye ayrılmıştır. Artık taşrada yaşamakta ve küçük çiftliğinde hobi kabilinden arıcılıkla günlerini geçirmektedir. Bu inziva hayatına kendisine bir tek hizmetçisi ve onun küçük oğlu eşlik etmektedir. Görüldüğü gibi bu filmde aslında başka bir Holmes’la karşı karşıyayız. Çünkü Holmes deyince akla o müthiş hafıza gelirken yaşlı dedektifimizin şimdilerdeki en büyük sorunu hatırlayamamak. O da bu kez olayları çözmek yerine hafızasındakileri toparlayıp biraraya getirmek derdinde. Hatta hafızasıyla arası o denli kopmuştur ki, Londra’nın göbeğindeki Baker Sokağı’nı terk edip niçin buralara sürüklendiğini de hatırlayamamakta. Fakat bu muhteşem hafızasızlığın sebebinin yaşlılık olamayacağını anlayacak deneyime de sahip. Holmes’un bu kez çözmesi gereken sır budur: Ne olmuştur da hafızasını böylesine yellere savurmuştur? Nasıl ki vakti saati gelince pozitivizmin de ölüm çanları çalmışsa, bütün dayanağını pozitif bilimlerden ve onların ilkelerinden devşiren gözlem üstadı Holmes’ün yönteminin de gözden düşeceği, dahası işe yaramayacağı bir vak’a ortaya çıkacaktı. Daha acısı bu yöntem, olayın sırrını çözmede hiç işe yaramayacak, tersine olayın bir felâkete sürüklenmesini sağlayacaktır. Her şeyi çözmede Holmes’ü daima zafere taşıyan o mantık kudreti bu kez dedektifimizi yıkıma sürükler. Ömrü hayatının sonunda bile olsa ilk kez insani yönü ortaya çıkıyor Holmes’ün: tıpkı bizim gibi ‘hisseden’ bir insan… Yalnız bir kadının çaresizliğini anlayıp onun yardım çığlığını hissetmektense her zamanki gibi olaya mantık gözlüğüyle bakmayı sürdürdüğü için meseleyi doğru tahlil edemiyor; sonuçta kendisini, derdini anlayamadığı kadın müşterisininki gibi bir yalnızlığa hapsediyor. Zayıflamış hafızaya rağmen bu seferki sırrı çözebilmek için elinde yalnızca üç ipucu var: genç bir kadın fotoğrafı, beyaz bir eldiven teki ve içinde ölü bir arı barındıran bir cam küre. Birbiriyle ilgisizmiş gibi duran bu üç nesne arasında acaba nasıl bir ortak sır gizlidir? Görüldüğü gibi dedektifimiz ilk kez bir başkasının değil, kendi sırrının peşindedir aynı zamanda. Hatta zayıf hafızasını güçlendirmek için hafızaya iyi geldiği rivayet edilen bir mantar çeşidini bulmak amacıyla Japonya’ya bile gitmiştir. Perdede ilk kez gördüğümüz insan Holmes, yalnızca bu kadarla sınırlı değil elbette. Torunu yaşındaki çocukla iletişimi, filmin sonunda bütün varidatını hizmetçisine bağışlaması, zaman zaman ağlaması; dahası hissi manâda incinmesi, hatta düpedüz bunaması, efsanevi karakterimizi bulutların üzerindeki kürsüsünden indirip biz fanilerin seviyesine çekiyor bu filmde. Başroldeki Ian McKellen’in canlandırdığı iki farklı yaştaki Holmes performansına denk gelen sıfat bulmak zor; hele sıfat fakiri Türkçe’de. Fakat şu tespitte bulunabiliriz rahatlıkla: Sherlock Holmes’ün yaratıcısı Doyle ise canlandırıcısı da McKellen’dir. Tiyatro kökenli yaşlı aktör rolünün hakkını fazlasıyla vermekte, dahası performansıyla hayali karakteri hakikate kavuşturmakta. Mekân seçimi, görüntü yönetimi, müzik ve kostüm, filmin etkileyiciliğinin öteki sacayakları. Dönemin ruhunu ve toplumun yaşadığı atmosferi hissetirmedeki sahiciliği de eklemek gerek. Sakin ama cazip anlatım Mr. Holmes’ü minimal bir polisiye düzeyine taşıyor. Elbette tür içinde, üzerinde bu denli çalışılmış ve izleyicisine bunca yan anlam bahşeden başka bir film bulmak neredeyse imkânsız.

“Mağarayı andıran bir bodrum katı”. Karanlık ve kasvetli… Dışarıda devrimin ayak sesleri. İçeride, her birinin hikâyesi bu yerden bağımsız tam on yedi kişi. Hiç sezilmese de mevsim ilkbahar ve sabahın erken saatleri.
Neden mi bahsediyorum?

Maksim Gorki’nin 1902 yılının Rusya’sında yazdığı Ayaktakımı Arasında oyununun açılış sahnesinden. Diğer bir deyişle Diptekiler’den.

Burada yaşayan hiç kimse hâlinden memnun değildir: çalıntı eşya satan Kostilyev ve karısı Vasilisa, ihtiyacından fazlasını çalmayan hırsız Vaska ve sevdiği kız Vasilisa’nın kızkardeşi Nataşa, tüm servetini kumarda harcamış Baron, âdeta okuduğu kitaplarda yaşayan genç hayat kadını Nastya, kurtuluş umudunu veremli karısı Anna’nın ölümüne bağlamış işsiz çilingir Kleşç, karısı patronuyla kaçan Bubnov, alkolik ama bir o kadar Rusya’nın geleceği üzerine fikir yürütebilecek devrimci adayı Satin, ayakkabı tamircisi Alyoşka, polis memuru Medvedyev ve evlenmek istediği kadın Kvaşniya, Müslüman liman işçisi Tatar, akamete uğramış Aktör, Çarpık Kursak ve insanlara gördüklerinden farklı bir gerçeğin varlığından söz eden gezgin ihtiyar Luka.

Toplumun birçok kesiminden insan bir araya gelmiş ve hiç de hak etmedikleri hâlde böylesine izbe bir yere tıkılıp kalmışlardır. Dışarıya aldırış etmeden yaşayıp giderken birdenbire ortaya çıkan Luka sayesinde, farklı bir çıkış yolu bulunabileceği düşüncesiyle irkilirler. Bulundukları hâl ve mekândan ölesiye şikâyet etseler de, oradan çıkamayacaklarını bildikleri ve buna inandıkları için Luka’yı yalancılıkla suçlarlar. Oysa belki de doğru, onlar için bir balta sapı kadar serttir.
Piyesin 1991’deki yönetmeni Kazım Aksar’ın da dediği gibi, “Karakterler, gülümseyen birer kertenkele gibiydiler. Sürtünmekten vazgeçemiyorlardı. Dışarıdaki hayat korkutuyordu onları. Ne birbirleriyle olabiliyorlar, ne de yeni bir hayat kurmaya cesaret edebiliyorlardı.”

Gerçekliği kabul mü etmeli, yoksa ona tahammül edip üstesinden mi gelmeli? İyisi mi ondan uzaklaşıp kendimizi avutmak. Yoksa önce bu kadar peşinden koşup kovalanan şeyin kendisini mi sorgulamalı: Gerçek nedir?

Acaba bir gün aralarından biri çıkıp tüm bu sorularla boğuşmayı göze alıp Eflâtun’un mağara benzetmesindeki gibi kurtulabilecek ve özgürleşebilecek mi? Yoksa dipteki mahkumiyet sürgit devam mı edecek?

Oyun ilk kez 1903’te Stanislavski tarafından Moskova Sanat Tiyatrosu’nda sahneleniyor. Türkiye’de ise 1936 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda Muhsin Ertuğrul yönetimiyle ilk defa seyirciye sunuluyor. Şimdi ise 1991’deki Ankara Sanat Tiyatrosu ve 2003’teki Ankara Devlet Tiyatrosu’ndaki gösteriminin ardından on iki yıl sonra yine İstanbul Şehir Tiyatrosu bünyesinde Orhan Alkaya rejisiyle ve yeni bir çeviriyle karşımızda.

Orhan Alkaya, sahne tasarımından oyunculuklara kadar son dönemlerde tiyatro seyircisinin epeydir mahrum kaldığı iyi bir reji örneği ortaya koyuyor. Sonuyla ilgili bir değişikliğe gidilmesine rağmen, bu konuda kuşkusuz piyesin Gorki’ye aidiyeti de ciddi bir öneme sahip.

Alkaya, kullanılan sade ayrıca yazarının ifade ettiği mağaramsı yapıya uygun sahneyi tasarlarken dibin dibini bulmayı hedeflediklerinden bahsediyor. Seyircinin görebileceği en alt noktada ışık bulunmamasını ve diptekilerin hikâyesinin birbirine çarpa çarpa sürmesini sağlamaya çalıştıklarını dile getiriyor. Bunu büyük oranda başardığı görülüyor. Özellikle de 1991’deki rejiyle kıyaslandığında…

Dışarıdan sesleri gelen insan gölgelerinin zenginleştirdiği ve farklı bir anlam derinliğine ulaşılmasına zemin hazırladığı -sahnedeki hareketi ve esnekliği arttıran merdiven, orada öylece sıkışıp kalmışlığı ve mahpusluğu belirginleştiren demir kapı, içinde bulunulan durumun ve ortamın döngüselliğini vurgulayan oval masa gibi- canlı dekorlar ve dönemin ruhunu yansıtan oyuncu giysileri, hem tarihi arka plâna ve o coğrafyaya göndermede bulunuyor hem de genel itibariyle sefil hâldeki insanın durumunu iyi bir şekilde ortaya koyuyor.

Luka rolündeki Mazlum Kiper gibi birkaç oyuncunun abartılı hareket ve ifadeleri dışında, oyuncu seçimi ve yönetimi konusunda da hayli başarılı bir iş çıkarıyor Alkaya. Oyuncu fazlalığına ve sahnede herkesin aynı sırada farklı rolleri paylaşmasına rağmen sahne bütünlüğü zedelenmiyor. Sadece bazı durumlarda seyircinin dikkatini dağıtıcı mizansen tercihlerine rastlanıyor. Bir de kimileyin diyalogların normalden hızlı geçtiği yerler dikkati çekiyor.

Gorki’nin yazdığından farklı olarak Alkaya’nın rejisinde karşımıza çıkan sonda, Satin’in sokağın sesine kulak vererek gölgelerin peşinden gittiği görülüyor. Öylesine mağaradan kurtulmayı isteyip yapamayacağını fark edince de, bu kabullenişi kendini onun duvarlarına asarak kutsayan Aktör’ün intiharını perdeleyici bir sonla nihayetlendiriyor.

Ayrıca iki saat süresince ara ara eşlik eden ve piyesin yapısıyla uyumluluğu gözetilen ses yönetimiyle müzik tercihi, seyredilen oyunun kasvetinin kesafetini bir nebze de olsa azaltıyor.

Ayaktakımı Arasında, başından sonuna kadar arka planda anlattığı bu hikâyelerin ötesinde,- sürekli insana ve hayata dair bitmek bilmez sorgulamalar ve onlara kendince verdiği cevaplarla ilerliyor. Bir tarafıyla toplumun en dibine fırlatılmış, yoksul, kimliksiz veya yeni bir benlik arayışındaki insanların umutsuzluğuna şahitlik edilirken, aynı zamanda dışarıdan gelen seslere kulak vermeleri ihtimalini de içinde barındıran bir ümidi de diri tuttuğu görülüyor.

Gorki’nin bu eseri o dönem Rusya’sındaki insancıklardan, insan taslaklarından bahsetse de aslında insana yaptığı vurgu bakımından millet veya dönem gözetmeksizin çok daha geniş bir coğrafyaya hitap ediyor.

Benzer konular